Murat Çetin
Memleketimizi elbette seviyoruz ama, bizde pröfözyöneliz sonuçta ve görevimizi yapmak zorundayız,değil mi ama?
Telefonu çat diye kapatmaz mı? Bu benim kadında da şeytan tüyü var sanki, telefonu kimin suratına çat diye kapatırsa kapatsın, “köçeğin yüzüne tükürmüşler,o da oohhh! yağmur yağıyor demiş” misali gene de herkes dönüp dolaşıp arar onu.

Önce selam verip, aradığım adresi orta yere atıveriyorum. Bir teröristin salona attığı yanıcı bir maddenin patlayıp patlamayacağını düşünür gibi önce birbirlerine bakıyorlar.

Sachsenhausen demeye dili varmayınca, “seksenhavuz” diye, güdük bir Türkçeleştirme alışkanlığına bir başka Türk’te daha tanık olmuştum 2 yıl önce Frankfurt’ta.

Nereye gittiğini bilmez bir halde avare avare Stuttgart’ın ara sokaklarında dolaşıp, “biz adam olmayız” diye hayıflanıp dururken, birde beyin cimnastiğine soyunuveriyorum. İnadına düşünüyorum. Türkiye’nin ekonomik sorunlarının giderek arttığından söz edilir durur hep. Türkiye sıkıntıda. Türk toplumu sıkıntıda. Her şey, herkes boğaz boğaza. Herkes bir şeyler söylüyor, bir şeyler bağırıyor. Ama istediğini, içindekini dışa vuramıyor, tarif edemiyor. Söylemiyor. Söyleniyor. Bangır bangır, üstüne basa basa anlatacağına, taş değirmeni çeviren mahkum atlar gibi dönüp duruyor. İşte bu yüzden bağırasım geliyor. Sıkılıyorum bağırıyorum. “Yeteeeeerrrr.” diye haykırıyorum .

Biraz ötede sanki saniyede 1 mm büyüyen memeleri tişörtüne sığmayan tam dört köşe bir
kız ve onun yüzde yüz on beşe büyütülmüş bir fotokoposi gibi duran karpuz gibi ana.

Herkesin tek bir derdi var, o da; önemli bir ziyaret amacıyla Türkiye’ye giden Sultanlar Sultanı Osman Klaus Pascha ile zevcesini görebilmek ve hani mümkün olsa ona bir adım yaklaşabilmek... Orta sıralardan birinde ise, yanyana iki koltuğa diz çöküp oturmuş vaziyette seferi namazını kılan kır sakallı bir adam. Ne zaman uçakta hafif bir hareketlilik olsa, duasının tonu birden yükseliyor ve her seferinde:
— Ey yüce Rabbim; Sen büyüksün, sen muktedirsin.Sen Sultanımıza uzun ömürler ver.. Sen onu başımız dan eksik etme! Sen onu bu yüce iman dolu millete bağışla Yarabbim...
Her duanın ardından da kendisiyle beraber yanında ve önünde oturan aile evradı da “Amin” çekiyor.

O an beynimde bir ışık çaktı sanki. Almanlar gibi gelişmiş sanayi toplumların da egoizm ön planda. İnsanlar artık neredeyse kendisi için yaşıyor. Çocuğu, üremeyi, çoğalmayı aile olmayı artık genç nesiller, nedense pek ilkel buluyor. Yaşlılar ise, yalnızlık çemberindeki can sıkıntılarını, köpek veya kedi gibi evcil hayvanları yoldaş seçerek gideriyorlar.

Gözlerimi kapatıp ,alkışlar ve yoğun ilginin derinliğinde bir yolculuğa doğru giderken, kendi kendime sormadan yine edemedim:
— Sahi, köpekler mi muhtaç insanlara, yoksa insanlar mı köpeğe?

Karısını Almanya’ya yanına getirttiği ilk yıllar ile bugün arasında o kadar çok fark varmış ki! İş yerinde “Yunus gel... Yunus git. Yunus al... Yunus ver... Yunus tut... Yunus bırak.. Yunus....”dan başka bir şey bilmiyormuş. Oysa o zamanların bir başkalığı da varmış. Ne zaman eve gelse Yunus’un paşalardan farkı yokmuş. İstediği bir yana istemediği öteye... Fatma Yunus’un etrafında adeta pervane. İş yerinde ne kadar horlansa da “Bunların hepsi gelip geçici” diye avunurmuş. Ama karısı ne zaman bir iş bulup çalışıp, cebi para görmeye başlayınca durum değişivermiş. Eski günler nerede... Artık Fatma’nın da gözü açılmış.

İş yerinde “Yunus oraya, Yunus buraya” diyerek itilip kakılmıştı. Alman’ın yanında yaşadığı her günkü dışlanmışlığı evinde bir parça olsun unutuyordu ilk zamanlar. İşinde “Türke Yunus” Evinde ise “Paşa Yunus”. İş yerinde elin Alman’ının yanında hamallığa katlanırken, evinde karısı kendine sanki cariye gibiydi. İlk zamanlar.

Kalabalıkta hem şerisini bir anda gözden kaybeder gibi olmuş. Ona doğru ilerlemek isterken, yolda kim varsa ne varsa, her şey bir garip dönüyormuş. Hareket eden ne varsa, her şey gerisin geriye gidiyormuş. Ters yönde giden bisikletliler, geriye adım atan yüzlerce insan, caddedeki otomobiller, meydandaki saatin geriye işleyen akrep yelkovanım görünce gözlerine inanamamış. Çok gülünç gelmiş bunlar Yunus’a. Yoldan geçenler arkasına bakmadan geri geri giden Yunus’a Yunus da, geriye doğru yürüdüğünü sandığı insanlara bakıp gülüyormuş.
Murat Çetin
Hodri meydan işte; açık oynayın oyununuzu
Haraca kestikse şehri; ne olmuş yani?
Dökün kursağımzdakini, atın zarınızı, sürün kozunuzu.
Kodamanlar, aynasızlar, o biçim mangır babaları
Adalet kürsüsünün keçi sakallıları
Hep bu yolun yolcusu, ortağımız değil mi?
İndirmediler mi ceplerine yüzde ellileri!
Carl Sandburg

Capone eski bir geleneği izlemişti: Ceza infazından önce şölen! Sicilyalılar kendilerini koruyacak durumda değildiler. Bütün konuklar gibi onlar da tabancalarını vestiyere bırakmışlardı.

1880 yılında ülkelerinde başlayan büyük göç hareketinden itibaren sürüler halinde Amerika'ya gelmeğe başlayan yoksul ve genellikle okumamış İtalyanlar, yeni ülkelerine uymakta çok büyük zorluklar çekmekteydiler. Gelenlerin çoğunluğu Güney İtalya’lı contadini ve artigiani —yani, köylüler ile küçük zanaatçılardı; kendi aralarında yaşamayı yeğ tutuyor, yabancılara karşı çekingen ve güvensiz davranıyorlardı. Yıllar yılı, bir yandan düşman orduları bir yandan da kendi köy ağaları tarafından ezilmiş olduklarından her türlü yetkinin ve yetkilinin karşısındaydılar. Politikacılarla polisleri en baş ve en tabii düşman olarak görüyorlardı. Kanunların da varlıklıları korumak, yoksulları ezmek için yapıldığına inanmışlardı. Herhangi bir devlet kuruluşunda çalışmak demek, rahat hırsızlık yapabilmek için izin demekti onlara göre. O zamanın İtalyan göçmenleri için önemli olan aileye ve kendi gruplarına bağlılıktı her şeyden önce. Yeni geldikleri ülkeye bağlılık ikinci derecede kalıyordu.
Bu yüzden, yeni topluma karşı girişilen kanunsuz davranışları, işin içinde haraççılık, haydutluk bile olsa, kınamazlardı; hatta çoğu zaman kendi grubuna ve ailesine bağlı kalan bir kanun kaçağına yiğit gözüyle bakarlardı.

Büyük umutlarla geldikleri, «taşı toprağı altın» sanılan yeni dünyada uğradıkları düş kırıklıkları, karşılaştıkları güçlükler, düşmanca davranışlar, İtalyanların kendi aralarında yaşama eğilimini daha da artırmıştı. Resmi bir eğitim görmemişlerdi, yaşadıkları ülkenin dilini doğru dürüst bilmiyorlardı; o zamana kadar yaptıkları işlerse, tarım işçiliği, küçük esnaflık ve zanaatçilik olduğundan, şehre geldiklerinde bulabildikleri işler ancak en düşük ücretli olanlardı. Hendek kazıyorlar, taş kırıyorlar, inşaat işçiliği yapıyorlar, boru döşeme, tren yolu döşeme işlerinde çalışıyorlar, ya da el arabalarıyla sokak sokak dolaşıp satıcılık, işportacılık yapıyorlardı. Kimi de Gabriel Capone gibi manavlığı ya da berberliği deniyorlardı. 1910 yılında New York'da çalışan ortalama İtalyan erkeği haftada 9.71 ile 11.28 dolar arasında kazanıyordu, yani aynı işi gören yerlilerden 2 ila 4 dolar daha az.

İtalyan göçmenleri, oğullarının, torunlarının bile başına dert olmağa devam eden bir inancın kurbanıydılar. Çok yaygın olan bu inanca göre, İtalyanlarda doğuştan suç işleme eğilimi vardı. Aslında, karşılaştıkları güçlükleri düşünecek olursak, işledikleri suç sayısının şaşılacak kadar az olduğunu görürüz. Bulabildikleri biçimsiz, adi, çok düşük ücretli işleri tevekkülle, onurla kabul edip yaparlardı.

Bununla birlikte, genç kuşak İtalyanlarının tevekkül içinde oldukları söylenemez.
Dünyanın en varlıklı ülkesinde yoksul büyüyen, sözde herkese açık olan eğitimsin toplumsal ve ekonomik olanakların kendilerine kapalı olduğunu gören gençler, duruma ana-babaları gibi sessizce boyun eğmediler. Kendi değer ölçülerini geliştirmemişlerdi henüz; ama ana babalarının eski ülkeden getirdikleri geleneklerin de Amerika'da işe yaramayacağını anlamışlardı. Bazıları, mutlu, rahat bir yaşama ancak kanunsuz yollardan gidilebileceğine inanan küçük bir azınlık, profesyonel katillik, bombacılık, zorbalık, muhabbet tellallığı, işçi haraççılığı, kumarhanecilik, yasak içki yapımı gibi işlere karıştılar.

Toplumsal durumu ne olursa olsun, Sicilyalı, Napoli asıllı yurttaşına karşı güvensiz davranıyor; Romalı, Kalabriyahlara işi düştüğünde tetikte oluyordu. Kanunsuz yaşayanlar arasında bu ayırımlara daha da çok dikkat edilmekteydi. Örneğin, Sicilya kökenli Mafia örgütü, 1930'lara kadar Sicilyalı olmayan herkese kapalı kalmıştı.

Amerikalı İtalyanlar arasında kendi toplumuna bağlı kalma eğilimi o denli ileriydi ki, kişilerin hayattaki yollan ne kadar ayrılırsa ayrılsın birbirleriyle ilişkilerini kesmezlerdi ömür boyunca. Bir gangsterin cenazesinde tabut taşıyanlar arasında ceza yargıçlarının ya da eyalet savcılarının bulunması, ya da emekliye ayrılan yüksek bir memur onuruna verilen yemekte polis komiserleriyle esrar satıcılarının yanyana oturduklarının görülmesi bu yüzdendir işte.

Al Capone tipik İtalyan asıllı bir Amerikalı değildi; yabancı asıllı olmaktan özel bir gurur duymazdı çünkü. Basında, doğum yeri olarak Napoli ya da Sicilya verildi mi kızar, «Ben İtalyan falan değilim,» derdi. «Broklyn'de doğdum ben!» Doğum tarihi, 17 Ocak 1899'du.

«Kimseye rapor falan etme,» dedi Al. «Ama söyle o köpoğlu köpeğe, erkekse parmaklığın bu yanına gelsin de canına okuyayım.»
Olaydan bir süre sonra, kendini beğenmiş İtalyan piçinin davranışını çavuşuna anlatan onbaşı şöyle demişti: «Bu çocuk esaslı bir bahriye subayının eline düşse, iyi yönetilse, donanmaya çok yararlı bir adam olabilirdi. Böyle bir şey olmaz da ortalıkta kalırsa, er geç kanunsuz biri keşfedecektir bunu, ve günün birinde adını duyuracaktır dünyaya.»

Tartışma, pazarlık, birleşme gibi yöntemleri yeğ tutardı. Haraççılıkta herkesin yüzünü güldürecek kadar kazanç vardı; yaralanmayı, ölümü göze alıp savaşacak yerde kardeş payı yapılsa daha iyi olmaz mıydı? Bu tutumu aslında, yüzyılın İkinci yarısında yönetimi ele alacak olan daha aklı başında çete liderlerininkine yakındı.

Ne kadar çok ve değişik yabancı kökenli vatandaş olursa, sokak çetelerinin sayısı da ona göre artıyordu elbet. Yerinden yurdundan olmuş bir sürü ailede başgösteren düzensizliğin bir belirtisiydi bu. Söz konusu ailelerin çoğunluğu küçük kasabalardan ya da köylerden göçmüşlerdi buralara. Bırakıp geldikleri yerlerde toplum yaşantısı dengeli, kurallar, sınıflar kesinlikle belirliydi; gelenekler, örf ve adetler çok eskiden yerleşmiş ve hiç bir zaman itiraza uğramamıştı. Herhangi bir aile reisinin karşılaşabileceği bütün sorunlara, eskiden kalma, denenmiş, beğenilmiş çözüm yolları mevcuttu. Ama, kocaman ve durmadan daha da büyüyen, durmadan değişen, binbir ayrı dil konuşan grupların akın akın geldiği, değişik kökenlilerin birbirine girdiği Amerikan kentinin girdabında, eski, alışılmış standartlar işe yaramıyordu artık. Şaşkına dönmüş olan ana babalar, çocuklarının yeni yeni ihtiyaçlarını karşılamak şöyle dursun, bu ihtiyaçları anlamıyorlardı bile; bunun sonucu olarak da otoritelerini yitirmekteydiler. Her dediklerine sessiz sedasız boyun eğmiyordu artık çocuklar, kontrolden çıkmışlardı. Çocuklar bu yeni ülkenin dilini ve de acaip adetlerini öğrenip, anababalar hala inatla eski dünyadan getirdikleri değerlere yapışmakta ısrar ettikçe, iki kuşak arasındaki ayrılık daha da büyümüştü.

Bu gibi evlerde kışın donar, yazın sıcaktan boğulurdunuz; yaşam mücadelesinden serseme dönmüş, bunalmış büyükler sürekli bağırırlardı birbirlerine, ya da en olmayacak nedenlerden ötürü çocuklarını döverlerdi.

Sokak çetesine katılmak bütün bunlardan kaçmak, kurtulmak demekti bir yerde. Sokak çetesi demek özgürlük demekti. Baskı altına alınmış, genç enerjilere çeşitli çıkış olanakları sağlayabiliyordu sokak çetesi.

En üstün heyecanı veren (aslında çetenin iç birliğini sağlayan en önemli eylem) çeteler arası savaşlardı. Her çetenin kaptanı, mahallenin bir iki sokağını öz malı ilan eder, seçilen sınırlardan içeri adım atmağa kalkan karşı çetelere savaş açardı. Kimi zaman da, karşı çetelerden birinin bölgesine baskına gidilirdi.

Politik bakımdan yararlı olmayan hiç bir gang liderinin uzun süre başta kalamayacağını herkes bilir.

Sicilyalılar Birliği'nin az çok namuslu olan öteki üyeleri, (ki bunların arasında yargıçlar, iş adamları, eyalet ve belediye yönetiminde bulunan kişiler vardı), gangsterlerin, Birliği nasıl kötüye kullandıklarından habersiz görünürlerdi. Özel yaşantılarında kaydettikleri ilerleme ve başarıları genellikle Birliğe borçlu olduklarından, onu tehlikeye sokmaktan kaçınırlardı tabii.

Normal olarak kinci bir insan olan Capone, nedense Gallucio'yu bağışladı. Birkaç yıl sonra, kendisine kolay ve çabuk hayran kazandırdığını iyi bildiği yürekli jestlerinden birini yaparak, Gallucio'yu haftada yüz dolar ücretle yanına fedai aldı.

Gerçekten de İtalyanlar, kelimeyi bile ağızlarına almaktan çekinecek kadar korkarlardı Mafia'dan

Cinayete yardım suçundan onunla birlikte tutuklanan Bruno Nordi ile karısı sanık aleyhinde tanıklık yapmayı kabul ettiler nasılsa. Nordi, tanık sandalyesine oturduğu anda duruşma salonuna giren bir adam, elindeki kırmızı mendili havada şöyle bir sallayıp ortalıktan kayboldu. Bu olaydan sonra, ne Nordi ne de karısı, bütün ısrar ve ikazlara rağmen ağızlarını açmadılar. Mahkeme, delil yetersizliğinden dolayı dağıldı.

Bu arada, Ak El Derneğinin üyeleri de birer ikişer ayrılmağa başladılar; boş yere bir sürü para harcamak işlerine gelmiyordu açıkçası. Öte yandan, daha aşağı tabakadan olan İtalyanlar da, vatandaşları arasında cürümün alıp yürümüş olduğunu açık açık itiraf etmekle, kendilerine de leke sürüleceğinden çekinmeğe başladıklarından, Ak El’i desteklemekten kaçınıyorlardı. Yerli Amerikalılara gelince, onlar zaten hiç bir zaman desteklememişlerdi Ak El'i. Kara El'in akıl almaz vahşiliği yalnızca İtalyanları hedef almağa devam ettikçe, kim kimi öldürmüş onlara neydi!

Smith, işgal gecesinin sonunda, bütün düşmüş kadınları kurtarması için Tanrı ya yüksek sesle yalvardı. Olayın doğurduğu ilk sonuç, din adamının umduğu değildi ne yazık ki. Büyük yürüyüşe katılan gençlerin çoğu, Smith'in peşine takılıp gelmeseler, belki de bu «günah yuvası»na adımlarını bile atmayacak olan delikanlılar, gelmişken yasak meyvalardan tatmak hevesine kapılıp çeşitli genelevlere daldılar. Genelevler mahallesi o geceki kadar uzun ve sıkı çalışmamıştı hiç bir zaman.

400 sayfalık Komisyon raporunda kentin genelevleri bir bir sayılıyor, bunların akıl almaz kazançları belirtiliyordu. Normal olarak her şeye omuz silken, çevre bilincine sahip olmayan halk bile yerinden fırladı rapor kamu oyuna açıklanınca, Basında da reformun gerekliliğine ilişkin heyecanlı yazılar çıkmağa başladı.

1912 yılının ekim ayında, Levee'ye karşı geniş kapsamlı bir saldırıya girişti. Daha ilk günden kapatılan evlerin, tutuklanan kişilerin sayısı epey kabarıktı.
Bunun üzerine, en belli başlı genelev sahipleri de kendi aralarında bir komite kurdular.
Colossimo komite başkanı seçildi; Cafe Colossimo'da yapılan bir toplantıdan sonra harekete geçen genelevciler, reform çalışmalarını geçici bir süre için de olsa, tamamen durdurdular.
Efendilerinin buyruklarını harfi harfine yerine getiren genelev fahişeleri, en parlak, en çiğ renkli giysilerini giyip, takıp takıştırıp, sürüp sürüştürüp, şehrin en gözde semtlerine dağılıverdiler. En adi kırıtmalar, en akıl almaz gürütülerle, en sessiz, en pahalı lokantaların en gözde masalarına yerleştiler, en lüks otellerde oda tutmağa kalkıştılar, hatta özel evlerin de kapılarını çalarak oda kiralamağa çabaladılar... Bunun üzerine, Ahlak Komisyonunun en amansız üyeleri bile, Levee'yi birden bire kapatmanın yanlış bir davranış olabileceğini kabul ettiler, ve bir süre için baskınlara ara verildi.

Yeni komiser amansız bir enerjiyle Levee'de temizliğe girişti. Öyle ki, kıdemli bir genelevci, «Ömrümde reform da gördüm reformculuk da, ama doğrusu böylesini görmedim. Sahiden sonuç almak niyetindeymiş gibi davranıyor bu herif, baksanıza» demişti.

Koca Bill'in seçim kampanyası sırasında verdiği her söz, verdiği başka bir sözü geçersiz kılmaktaydı. Tutumu, konuşmayı yaptığı mahalleye bağlıydı. Dört ay önce Avrupa'da savaş başlamıştı; Koca Bili, Almanların çoğunlukta olduğu mahallelerde konuştuğunda, sözleri «Kaiser Bill’inkilerden farksızdı. Öte yandan, Almanlardan nefret eden Polonyalıların mahallesine gittiğinde, «Alman adayı Sweitzer»i kötüleyen el ilanları dağıttırıyordu; Protestan mahallelerinde, Sweitzer'e oy verenin Papaya oy vermiş olacağını savunuyor, İrlandalıların mahallesinde İngilizlere küfrediyor, yerli Amerikalı seyirciler karşısında Amerikan bayrağına sarılıp George Washington'dan söz ediyordu. Reformcu gurupların karşısına çıktı mı, kumarı yasaklayan kanunları harfi harfine uygulayacağına söz veriyor, kumarbazlara da şehirde her türlü oyunun serbest bırakılacağı konusunda teminat veriyordu. İkinci Bölge'de çoğunlukta olan zencilere verdiği sözlerde «Zar mı atmak istiyorsunuz?» diye soruyordu. «Atın tabii, ne çıkar? Ben belediye başkanı olursam, polisin ciddi işleri olacak, üç beş arkadaşın bir araya gelip zar attığı masum toplantıları basmakla geçirmeyecek vaktini...»

En bellibaşlı genelevciler, eskiden işlettikleri büyük, basılması kolay evlerin, yerine, çeşitli mahallelerde, küçük «randevu yuvası» işletmeğe başlamışlardı artık. Fahişeler müşterilerini, gene genelevcilerin işlettiği dansiglerde, meyhanelerde ayarlayıp bu apartman dairelerine götürürlerdi.

İşin tuhafı, şudur ki, ömründe yakından ilişki kurduğu tek namuslu kız, Koca Jim'in yıkımına neden olacaktı. Çünkü yeraltı çevrelerinde, bu tür duygusal bir zayıflık, açık açık isyana teşvik demekti. Söylentiler hemen yayıldı: «Koca Jim yumuşuyor. Koca Jim'de iş kalmadı» demeğe başladı herkes. Zorba şantajcılar, yeniden isteklerde bulunmağa başladılar hemen. Bu sefer Colossimo savaşa falan kalkmadı; kuzu kuzu ödedi istenilen korkunç meblağları. Anlaşılan, aynı zamanda Dale'i de tehdit ediyorlardı adamlar. Ölünceye kadar Koca Jim'in peşini bırakmadılar

Hamamcı John, o sırada Cumhuriyetçi Partiden belediye meclisi üyesi seçilmiş olan Yargıç Lyle'ın da tabut taşıyanlar arasına katılmasını rica etmişti.
Yargıç kabul etmedi. Bunun üzerine onu ikna etmeğe çalıştı Hamamcı: «Jim hiç de fena bir insan değildi, Lyle,» diye yalvardı. «Biliyor musun ne yapmıştı bir keresinde? Eski bir çiftlik alıp, dayadı döşedi. Fazla yıpranan genelev fahişelerini dinlenmeğe yollardı oraya. Kendilerini toparlayıncaya kadar orada kalmalarına izin verirdi, hem de bir kuruş bile almazdı karşılığında.»
«Aman ne güzel,» diye karşılık vermişti Lyle. «Ama şimdi Koca Jim öldüğüne göre, kim yönetecek bu sağlık yurdunu?»
«Çoktan sattı, canım,» dedi Hamamcı. «Kızlardan bazıları kendilerine geldikten sonra kaçıp gittiler. Jim bozuldu haklı olarak. Şükran duygusu diye bir şey yok ki bu orospularda!»

Illinois Crime Survey dergisi, cürümle politika arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyordu: Demokratik bir rejimde, politik güç, arkadaşlığa dayanır. Bir adam dostunuzdur; yalnızca size karşı iyi davrandığı için değil, gereğinde kendisine güvenebileceğiniz için, nereye olsa peşinizden geleceğini, sözünde duracağını bildiğiniz için.
Bizim ırmak kıyısı bölgelerimizde, ve de orta halli insanların yaşadığı hemen her yerde, feodal bir ilişkidir politika. Feodal sistem, kanunlara değil, kişisel bağlılıklara dayanan bir sistemdi. Bu nedenle, politika da, feodal bir sistem olma eğilimindedir. Çete düzeni de feodal bir düzendir —yani, kişisel bağlılıklara, arkadaşlıklara, her şeyden çok da, kişinin güvenebilirliğine dayanır. İşte bu yüzden, politikacılarla cürüm çeteleri birbirlerini çok iyi anlarlar; ve çoğu zaman da, her ikisinin çıkarına, kamu zararına anlaşmalara girerler.

Politika, özellikle bölge politikası, kanunları yapan, tanımlayan dünyadan çok daha küçük, çok daha içli-dışlı bir dünyada yürütülür. Hükümet eşit, tarafsız, biçimsel olmayı amaçlar. Oysa dostluklar, hükümet tarafsızlığına ters orantılıdırlar; hükümet de öte yandan, dostluk bağlarını koparmak çabasındadır. Profesyonel politikacılar, dost ve komşularının yaşamında önemli noktalar oluşturan olaylara (ad koyma törenleri, düğünler, cenaze törenleri gibi) katılmanın ne denli yararlı olduğunu bilirler. İçlerinde en ufak bir gerçek duygu yoksa bile yaparlar bunu. Özellikle büyük cenazelerde, politik patronun boy göstermesi demek, merhum ile arasındaki arkadaşlığın gerçekten içten, gerçekten yakın olduğunu tanıtlamak demektir; bu da geride kalanların ona tanı bir bağlılık göstermelerini sağlar.

yeraltı geleneklerine göre, öldürülen bir gangsterin yalnızca dostları değil, aynı zamanda düşmanları da, özellikle kendisini öldüren ya da öldürtenler de, pahalı birer çelenk göndermek zorundaydılar.

Banion, Weiss ve «Dolapçı» Vincent Druccfnin parmak izleri, soyulan Parkway Çayhanesinin kasası üzerinde bulundu. Duruşmaları yapıldı, jüri suçsuz olduklarına karar verdi. Kendinden emin bir havayla duruşma salonundan çıkan O'Banion, gazetecilere, «Küçük bir dalgınlık yüzünden başımıza geldi bütün bunlar. Hymie, kasanın üzerindeki izleri silecekti güya. Unutmuş..»

O'Banion'un genel kurmayındaki canilerin herbiri, kendilerine göre özellikleri olan kişilerdi. Örneğin, anası babası polonyalı olan Hymie Weiss (asıl adı: Wapiecheeski), gang dünyasının en gözde cinayet metodlarından birini icat etmiş, adını da kendisi koymuştu —«gezmeğe götürmek».— Öldürülecek olan kişi, arabanın ön kısmına, şoförün yanına oturtulur, böylece ensesi, arkada oturan katilin kolayca uzanabileceği bir durumda olurdu. Gangsterler, küçük beynin en ideal kurşun hedefi olduğuna inanırlardı, çünkü buraya sıkılan kurşunun «yol değiştirmesi» ihtimali hemen hemen hiç yoktu. Araba tenha bir yola geldimi, katiller tetiği çekerler, arabanın kapısını açtıkları gibi kurbanı dışarı atarlardı.

Araba Dizisi sistemini icat etmişti— örneğin birbiri ardından gelen yarım düzine arabanın içindeki nişancıların, kurbanın evinin önünden geçerken binayı taramaları sistemi yani.

«Geçici Pusu» olarak adlandırabileceğimiz bu teknik şuydu: öldürülecek olan adamın sık sık gittiği bilinen bir adresin çok yakınında bir daire kiralanır, tüfek elde, pencerede nöbet tutulur, kurban, tüfeğin atış zaviyesine girdiği anda kurşunlar yağdırılır.

Genna kardeşlerin içkileri ne kadar zehirli olursa olsun, Taylor Sokağındaki imalathanenin üretimi, ihtiyacı karşılamaktan çok uzaktı. Bu soruna bulduk lan çözüm yolu ise, bölgenin ekonomik durumunu temelden değiştirdi. Yüzlerce mahalleliyi, evlerirım ya da dükkanlarının mutfağına, küçük boy, bakır imbikler yerleştirmeğe ikna ettiler. Hepsine, belirli miktarlarda mısır şekeri dağıtarak, bundan nasıl alkol elde edileceğini öğrettiler.

D’andrea'nın South Ashland Caddesi 902 numaradaki apartman dairesinin karşısındaki dairede oturan Abraham Wolfson adlı bir adam Kara El mektubu tipinde bir dizi mektup aldı. İlk mektupta, «O başkalarını öldürdü, biz de aynı şeyi yapacağız» deniliyordu.
İmza yerinde de, «Öcümüz alınacaktır» yazılıydı. Daha sonraki bir mektup şöyleydi: «On beş gün içinde taşınacaksın. Binayı bombalayıp bütün D’andrea ailesini öldüreceğiz. O birçok insan öldürdü, biz de aynı şeyi yapacağız. Şakamız yok. Taşınırsan birçok hayat kurtarmış olacaksın.» Wolfson mektupları D’andrea'ya gösterdi ve alelacele taşındı.
11 mays 1921 gecesi, D’andrea'nın karısı ile kızları evde olurlar, kendisi de mahalle kahvelerinden birinde kağt oynarken, evin yakınındaki bir çıkmaz sokağa bir araba yanaştı. Arabadaki üç adamdan ikisi inerek,bodrum pencerelerinden birini zorlayarak açtılar, buradan kömürlüğe, kömürlükten de Wolfson'un artık boş olan dairesine geçtiler. Giriş kapısına bakan bir pencereye yerleşip beklemeğe başladılar. Bir süre sonra, fedailerinden Joe Laspisa'nın sürdüğü arabası içinde geldi D’andrea, Laspisa, efendisinin merdivenleri tırmanıp, giriş kapısının önündeki mermer sahanlığa çıkışını gözleriyle izledikten sonra, gaza bastı. D’andrea giriş kapısına yaklaşırken iki tüfek birden ateşlendi.

Duruşmada tanıklık yapan bir eğitim komisyonu üyesinin ifadesine göre, okul kitapları için ödenen fahiş fiyata, halk adına itiraz edildiğinde, Lundin şu karışlığı vermişti: «Halkın canı cehenneme! Suyun başında biz varız şimdi, doyasıya içeceğiz tabii.

Çete reislerinin özelliği olan bu eli açıklık, yalnızca kendi ailelerine karşı değil, bütün dost ve vatandaşlarına karşı olan bu eli açıklık, yoksul göçmenlerin Torrio gibi adamlara derin bir hayranlık beslemelerine yol açıyordu. Illinois Ağır Ceza Derneği Baş Dedektifi John Landesco bu konuda şöyle demişti: «Çevrelerindeki cahil, yoksul, zavallı, çok çalışıp az kazanan kişilerin gözünde neden toplum düşmanı sayılsın bu adamlar? Mahallenin başarıya ulaşmış gençleri onlar

«Soyguncu, haraççı, kabadayı, içki kaçakçılarının eski mesai arkadaşı Tim Murphy, on üçüncü bölge seçim toplantısında, adamlarının birini öven bir konuşma yaptığı zaman, o adayın seçilme şansı artar. Neden artmasın, sahnede Murphy'nin yanıbaşında bir papaz oturmuyor mu? Kendini bilmezin biri, «Posta soyguncusu dedikleri Tim Murphy bu mu?» diyecek olsa, son derece kızgın bir karşılık alır kuşkusuz. Çünkü, gangsterleri başarı ölçüsüne göre yargılayan cahil bir göçmenin kafasında Murphy'nin posta soyguncusu olduğu sadece kuşkudur; sonra, «öyle bile olsa bana ne zararı dokundu bunun?» diye düşünür.

Kamuoyu karşısında durumu kurtarmağa çalışan Belediye Başkanı Klenha, söylenenlerin çok abartılmış olduğunu iddia etmekteydi. Cicero, Chicago'dan beter değildi dediğine göre; iki şehir arasında doğru dürüst bir sınır bile yoktu ki zaten! Buna karşılık olarak, Chicago'lu bir hazır cevap, «Burnunuza barut kokusu geldi mi, Chicago - Cicero sınırını aştınız demektir»

Şurası kuşkusuz ki, hiç kimse Guzikin yanına gidip, «merhaba yağh parmak» dememiştir. Gangsterlerin birbirlerine, «Dümenci», «Bücür», «Patates» gibi adlarla hitap ellikleri yalnızca filimlerde görülmüştür. Zaten, bu gibi adları gazeteciler takar, kendi yazılarında kullanırlardı. En parlak takma adların Chicago Tribune muhabirlerinden James Doherty ile Chicago Daily News muhabirlerinden Clern Lane tarafından, fazla iş olmayan nöbet gecelerinde uyduruldukları söylenir.

Bu bakımdan, o ayrılınca, bizim işler biraz ters gitmeğe başladı. Birçok işlerin içyüzünü biliyordu, çok yormağa başladı bizi. Yapılacak tek şey kalmıştı bu durumda: parlak bir cenaze töreni.»

Ceza evine girdikleri gün, Yirminci Bölge patronu Morris eller, şerif Peter Hoffman'a şöyle demişti: «Çocukla ra iyi bak.» Söz konusu çocuklar da, iyi bakılacaklarından emin olmak için, cezaevi müdürü, eski polis komiseri Wriestbrook'a ve çeşitli başka memurlara tam yirmi bin dolar para yedirmişlerdi. Bir gün, american gazetesinden gelen bir muhabir, Druggan ile röportaj yapmak istedi. «Mr. Druggan bugün gelmedi,» diye cevap verdi gardiyan. Bunun üzerine, gazeteci, Lake'i görmek istedi. «Mr. Lake'in de şehirde randevusu var. akşam yemeğinden sonra ikisi de burada olurlar.» karşılığını aldı.
Şaşkına dönen muhabir, durumu gazetenin yöneticisine anlatınca, meseleyi türlü yanlarıyla inceleyen bir yazı dizisi istendi kendisinden. Druggan ile lake'in paralarını yiyemediklerinden dolayı bozuk olan bir bölük cezaevi personeli her şeyi olduğu gibi anlattılar. Gangsterler istedikleri gibi girip çıkıyorlardı cezaevinden.

Torrio, zamanının çok ilerisinde, bir caniydi. kendisinden ancak çeyrek yüzyıl sonra egemen olacak gangsterlerin; yani, kişisel düşmanlıklarla, düellolar la uğraşmayan, ancak çok gerekli olduğu zaman cinayete tenezzül eden; o zaman da, bu işi kendisiyle ilişkisi hiç bir zaman anlaşılmayacak biçimde en uç adamlarına gördüren, şirket avukatlarının rehberliğinde, kanunsuz yollardan edindiği kazançları kanuni yatırımlarda kullanan, sonunda mültimilyoner olup, toplum içindeki yerini namuslu bilinen iş adamlarının ki kadar sağlamlaştıran organizasyon gangsterlerinin stilini taa o zamanlar icat etmişti.

Hiç bir zaman Mafia üyesi olmamıştı; ama geleneksel Mafia Babalarının takındığı tavrı sürdürürdü. kimi zaman, sadakat duygusu, kişisel çıkarlarını bile ikinci derecede bırakırdı. Örneğin, 1926 yılında, Hymie Weiss'la aralarında sürüp giden can sıkıcı çatışmaya bir son verme fırsatı eline geçmişti. Yıllardır bir türlü yatışmayan Polonyalı, bir tek şartla geçmişi unutmayı kabul etmiş, Capone' dan anselmi ile Scalise'yi kendisine teslim etmesini istemişti. Capone, «Sokaktaki köpeklere bile böyle bir kötülük yapmam ben,» diye karşılık verdi.

Capone'un adamlarında görülen disiplin, birbine bağlılık ve takım ruhu, o güne kadar yalnızca o'Banion çetesinin üyelerinde görülmüştü. Her iki çetenin bu ruhu (*) yaratan, liderlerinin, kanun adamları katındaki akıl almaz kuvvetiydi.

Başkan amatuna'nın yönettiği kampanya en çok küçük İtalya'daki göçmen ailelerine hitap ediyordu. kapı kapı dolaşanlar, Butün Sicilya kolonisinin adını temize çıkarma çabasında olduklarını ileri sürüyorlardı para isterken; ama çete liderlerinin bu işle ilgilenmelerinin nedeni başkaydı. adamlarını kanuna karşı korumak zorunda olduklarını, yoksa güçlerinin Büyük bir kısmını kaybedeceklerini biliyorlardı

Chicago irlandalıları arasındaki klan bağları, italyanlar arasındakiler kadar sıkıydı genellikle; aynı mahallede Buyümüş olan irlandalı gang sterlerle politikacıların, arkadaşlıklarını ömür boyu sürdürmeleri bu yüzdendi.

Büyük jürinin aslında hiç bir şey yapmamış, dişe dokunur tek bir söz etmemiş olması kamuoyunda Bu yük gürültülere neden oldu. Bunun üzerine, Crowe, ağır Ceza Mahkemesi Baş Yargıcı Thomas J. lynch' ten ikinci bir özel jüri toplamasını istedi. Gerek Mc Swıggın cinayetinde, gerekse kısa bir süre önce ya pılmış olan ön seçimlerdeki hile iddialarında aydınlanması gereken noktalar olduğunu ileri sürüyordu bunu isterken. Yani, yeni kurulacak jürinin görevlerini de böylece dağıtarak, dikkatleri asıl sorundan ayırmayı başarmıştı Crowe.

Bu arada çenesi açılan Capone, Crowe'u çok zor durumda bırakan bir şey daha kaçırdı ağzından. «Mc Wiggin'e para verdim,» dedi. «Tabii ya, bol para verdim ona, paramın karşılığını da aldım.»

Capone ile adamı, kahvelerini yudumladıkları sırada, dışardan hızla geçen bir otomobil gürültüsüyle, makinaiı tüfek patırtısı işittiler. araba geçtikten sonra hüküm süren sessizlikte, lokantanın öteki şaşkın müşterileriyle birlikte kapıya koştular. Hiç bir yerde kurşun izi yoktu. Boş kovan atılmıştı çünkü. rio hemen anladı durumu Capone'u kapıya çıkarmak için kullanılan bir oyundu. Kendisini boylu boyunca yere atarken Capone'u da üstüne çekti. Tepelerinden yüzlerce kurşun uçmağa başladı, duvarlar delindi, camlar, tabaklar kırıldı.

(«dürtükleme», çete reisleri arasında çok sık uygulanan bir psikolojik savaş yöntemiydi. asılsız ama yıpratıcı dedikodular çıkartmak esasına dayanıyordu. diyelim ki A, B'yi tepelemek istiyor, ama açık açık saldırıya geçmek ten çekiniyor, tutup C'ye, B'nin kendisi hakkında çok kötü konuştuğunu söyler ve C'nin B'yi tepelemesine yol açabilir; ya da gazetelere, B hakkında C'yi çok kızdıracak bir haber verebilir.)

Her türlü reforma karşı olduğunu, hiç sıkılma dan, hiç utanmadan ilan ediyordu Thompson. «atlas okyanusunun ortasında olsaydım bu kadar yaş olamazdım,» diyordu belediye başkanı adayı. «Seçilirsem, bu heriflerin (dever ve adamlarını kastediyordu) kapattığı bütün yerleri açacağım gibi, 10 bin tane de yeni meyhane açtıracağım, tamam mı? Bu söyledikleri Capone'u öylesine memnun etmişti ki, Thompson seçim kampanyasına bin dolar bağışladı. Ve onun yararına, bildiği her türlü rüşvet ve terör yöntemini uyguladı.
«oyunuzu erken verin, sık verin» sloganını onun çıkardığı söylenir.

Mussolini'nin iyi niyet elçisi olarak, Santa María II adlı uçağıyla dünyayı dolaşan, italyan Hava kuWetleri komutanı Francesco de Pınedo o gün Chicago'ya geldi. Grants Parkının hemen yanında Mıc hıgan Gölü üzerine inen uçağı karşılayan resmi komi te üyeleri şunlardı: italyan konsolosu italo Canini, şehrin Fascısta lideri Ugo Galli, Gümrük Müdürü anthony Czarnecki, altıncı Hava kuWetleri Subayla rı, Belediye Başkanı Thompson'un özel temsilcisi Yar gıç Bernard Brassa ve al Capone. kıyıya çıkan de Pinedo'nun elini sıkanlar arasındaydı Capone.

Belediye Başkanı Chicago'ya döndüğünde, yeniden Thompson kliği içinde yerini bulmuş ve buraya iyice yerleşmiş olan eyalet Savcısı Crowe ona övgüler yağdırmağa başladı: «Büyük bir insan, gerçek bir amerikalıdır o. Benim yaşadığım süre içinde, Chicago'ya onun kadar yararı dokunan başka bir insan olmamıştır. Yaptığı bu son gezi sayesinde, Chicago'yu yalan yanlış eleştirenlerin bazı bölgelerde yaratmış olduğu önyargıları da silip süpürmüştür.»

Bugün de, ingiltere'de bir kadından bir mektup aldım. orada bile beni goril sanıyorlar, düşünün. karı mektup yazmış, diyor ki, oraya gidip, durmadan kavga ettiği komşusunu öldürürsem, gidiş geliş yol paramı verecekmiş... işte bunlarla uğraşıyorum gün boyu. Neden? Halkın istediği bir şeyi halka sağlıyorum da ondan. Zorla mı satıyorum bu zık kımı sanıyorsunuz? Ne gezer. Siparişleri bile karşıla yamıyorum.
«içki yasağına karşı geliyormuşum. Geliyorum, evet, bu yasağa karşı gelmeyen var mı sanki?
Yemek ten önce kokteylini içip, yemekten sonra sayısız viski yuvarlayan adamla benim aramdaki tek ayrılık, benim yaptığım işin çok daha tehlikeli, çok daha rizikolu olması. Yoksa, o da en az benim kadar kanuna aykırı davranıyor.»

karakolda, Capone'u kapattıkları hücrede iki ser seri vardı. «Neyse borçları vereyim de atın şunları dışarı,» dedi Capone. «rahatsız oluyorum.» Tutuklandı ğı zaman cebinden çıkan üç bin dolar nakit paradan, iki serserinin cezasını ödemesini söyledi gardiyana.

Çok eski bir numaraya baş vuran Litsinger, elinde kapalı bir zarf salladı. «Noterden tastikli ifadeler var bu zarfın içinde, hepsi de koca orangutanın özel hayatı na dair.. okuyayım mı?» ağızları sulanan dinleyiciler, «oku, oku!» diye bağırdılar. Büyük bir soylulukla, «okumuyacağım,» dedi Litsinger; zarfı cebine yerleştirirken dindar bir havaya büründü. «O herifin dil uzatmağa kalktığı alman asıllı anam, yukardan, meleklerin arasından bana bakmakta.. Thompson gibisinin düzeyine düşeceğime, ölürüm daha iyi..»

Gangsterin kendini beğenmişliğinin de bu işte bir rol oynadığını kabul etmek gerek. Chicago Cürüm komisyonunun tanınmış başkanının şapka elde ricaya gelmiş olması son derece memnun etmiştir Capone'u. Çevresinde hayranlık yaratmak, insanlarda kendisine şükran borçlu kılmak isteğiyle yanıp tutuşurdu eski den beri.

kapıcılar Sendikası, Süt kamyonları şoförleri Sendikası ile işbirliği yapıyordu. Süt kamyonları şoförleri, fazladan kapıcı tutmayan apartman binalarının sütlerini getirmiyor, kapıcılar da, belirlenen süt dağıtım sirkatlerinden süt almayan apartmanlarda çalışmıyorlardı. asansörcüler derneği, habersiz işi bırakma ve dolayısıyla birçok kişinin binaların üst katlarında mahsur kalmalarına yol açma tehdidiyle, şehrin 25 gökdelenin sahibinden biner dolar dernek yardımı kesmeği becerdi.

o'Hare, birlikte iş yapmak zorunda olduğu adamlardan nefret ederdi ama, onlar aracılığıyla kazandığı büyük paralardan vazgeçmeğe gönlü razı olmazdı. «insan gangsterlerle işbirliği yaparak iyi para kazanabilir,» demişti bir keresinde. «onlarla kişisel ilişkiler kurmadığınız sürece başınız derde girmez. Fazla yakınlaşmamağa dikkat etmeli yalnız, o zaman korkacak bir şey olmaz.»

Fisher'in de katıldıkları bir aldatmaca sonucunda, Capone gazetecileri, fotoğrafçıları, meraklıları, ve tabii en önemlisi kendisini öldürmeğe kalka bilecek kişileri atlatarak gizlice çıktı cezaevinden. aldatmacada baş rollerden birini oynayan polisler, cezaevi çıkışında büyük bir alanı boşalttırmışlar, çevre sini iplerle kapatarak kimsenin yaklaşmasına izin vermemişlerdi.
Motosikletli polisler araçlarının yanında duruyorlar, elleri gidonda, ayakları pedalda, sanki her an harekete hazır biçimde bekliyorlardı. Yakındaki bir hava alanında, ufak, özel bir uçak, motorları çalışır durumda beklemekteydi. Pilot, Capone'u kuzeye götüreceğini söylüyordu soran gazetecilere. Cezaevi Müdürü Smith'in odasından belli aralıklarla haberler geliyordu: Capone kahvaltı yapmakta; yumurta yiyor...
Capone tedirgin... eyalet valisinin imzalaması gereken çıkış belgelerinin Harrisburg'dan her an gelmesi bekleniyor... aslında, Capone gideli çok olmuştu. Gerekli bel geler birkaç gün önce gelmiş, Capone ayın on altısın da, cezaevi müdürünün arabasıyla gizlice Graterford ilçesine kaçırılmıştı. Gangster, Philadelphia'nın kırk kilometre kadar kuzeybatısına düşen bu ilçede saklanmış, resmi çıkış tarih ve saatini, 17 mart, öğleden sonra dördü bekliyordu. adamlarından bazıları Graterford'a gelmişlerdi; gideceği yere onlar götüreceklerdi ünlü gangsteri. Saat akşam 8 de, Capone Chicago'ya doğru en az 350 kilometre yol almışken, cezae i müdürü kapıya çıktı. Sırıtarak, «atlattık sizi,» dedi bekleyenlere. «kuş uçtu. adamınız yerini buldu bile.»

Prairie Caddesindeki evin, ağır ahşap kapısı bir iki santim açıldı. Ralph Capone'un dokuz yaşındaki oğlu, eşikte duran gazeteciye baktı gözlerini kısarak.
«Babaannen nerde?» diye sordu gazeteci.
«Sokağa çıktı,» dedi çocuk.
«al amcanın yuvaya dönüşünü kutlamak için ne yemekler yaptı bakalım babaannen?» Bir yandan da elindeki şekerleme kesekağıdını hışırdatıyordu gazeteci.
«Cevizli spagetti yapacak... ama sana daha başka bir şey söyleyecek değilim. Başka gazeteden de geldiler, bir saat misket oynadılar benimle. doksan sent kazandım, ama ağzımı açmadım.» Ve kapı kapandı.

Gerçekten de cani olduğuna inanmıyordu Capone. kullandığı yöntemler, zamanın namuslu geçinen büyük iş adamlarının, örneğin milyonlarca vatandaşın, milyonlarca dolarını dolandıran borsa komisyoncularının, ya da işçi örgütlenme sine ön ayak olanları öldürten fabrika sahiplerinin, kullandığı yöntemlerden biraz daha sertçeydi, o kadar...

«kocamın gerçek kişilğini benden başka kimse bilmez,» diyecekti Mae Capone yıllar yıllar sonra, hem de çok parasız olduğu bir sırada, bir yayınevi sahibinin teklif ettiği elli bin doları reddederken... «o gerçek insana olan sevgim sonsuzdur. anısını her zaman temiz tutacağım...»
Yayınevi sahibi, ona Capone ile geçirdiği yılların hikayesini anlatsın diye teklif etmişti bu elli bin doları.

Bir süre önce, Capone aleyhine ne şehir, ne de eyalet yetkililerinin harekete geçme niyetinde olmadıklarına aklı yatan bir gurup vatandaş, Chicago daily News gazetesi yayıncısı Frank knox'un başkanlığın da Beyaz Saray'a kadar giderek, işe Hoover'in el koymasını rica etmişlerdi. Capone'un faaliyetleri arasın da, federal yetkililerin kovuşturma alanına girebilecek yalnızca iki şey vardı: içki dağıtımı ve vergi kaçakçılığı. Ömründe bir tek kez bile vergi beyanname si doldurmamıştı gangster. knox ve arkadaşlarının ricası üzerine, iki yandan saldırıya girişildi. doğrudan doğruya adalet Bakanlığına bağlı olan elıot Ness ile ekibi Capone'u mali bakımdan yıkma çabalarını sürdürürken, Ulusal Vergi dairesi ajanları da onu hapse göndermenin yollarını arıyorlardı.

Ness kendi kendinin reklamını yapmağa bayılırdı. Bu yüzden, her türlü baskın hare katını önceden basına bildirir; çoğu kez, ekibiyle bir likte Capone'a ait yerlerden birini basmağa geldiğin de, gazete fotoğrafçıları ondan önce gelmiş olurdu. Pek tabii ki, baskının gerektiği kadar etkili olabilmesini önlerdi bu durum.

Vergi dairesinde Capone hakkında açılan soruşturmayı Cumhurbaşkanı Hoover başlatmamıştı; ama bu soruşturmanın çok hızlı ilerleyebilmesi için elinden geleni yaptı. daha 1927 yılında, Ulusal Vergi daire si Uygulatma Burosu şefi elmer lirey, gangsterlere karşı kullanılabilecek önemli bir silah geçirmişti eli ne. o yıl, Manley Sullivan adlı bir içki yapım ve dağıtımcısı, kanunsuz yollarla kazandığı paralar üzerin den gelir vergisi ödemediği için hüküm giymişti. Gangster, kanunsuz kazançlar üzerinden vergi ödenemeyeceği, bu kazançları belirten bir vergi beyan namesi doldurmanın ise, anayasanın beşinci madde sine göre kişinin kendi kendisini suçlaması anlamı na geleceği gerekçesiyle Yüksek Temyiz Mahkemesi ne başvurmuştu. Yüksek Mahkeme Manley Sullivan'ın aleyhine karar verdi; «bir işin kanunsuz olması, o işten edinilen kazançların vergiye tabi olmayacağı anlamına gelmez,» deniliyordu kararda. kişinin kendi kendisini suçlamağa zorlanmayacağı konusunda ise, «kişinin suç işleyerek para kazandığı için devlet ve eyalete olan vergi borçlarını ödemekten kaçınması, ana yasanın beşinci maddesi kapsamına giremez. Beşinci Maddeyi bu biçimde yorumlamak, biraz ileri gitmek olur» denmişti.
Lrey, işte bu silahı, ilk olarak Chicagolu gang krallarına karşı kullanmağa karar verdi. ilkin Terry Druggan ile Frankie Lake'in sahibi oldukları Standard içki şirketi'ne el attı. Vergi dairesi, 1922-1924 yılları arasında ödenmemiş vergileri saptayarak, 615,917,83 doların hemen ödenmesi gerektiğini tebliğ etmişti zaten. Druggen ile Lake bu tebligata aldırış etmediler Ta ki, Yüksek Mahkeme ünlü kararını verene ka dar... o zaman etekleri tutuştu; elli bin dolarlık bir uzlaşma teklif ettiler. Bu teklifle birlikte gelir ve gider durumlarını gösteren bir de beyanname sundular. Vergi dairesi uzlaşmayı reddetti.

Başlangıçta al Capone da bir şey anlamıyordu olanlardan. on yıllık yağma dönemi boyunca krallar gibi yaşamış, astığı astık, kestiği kestik olmuş, türlü cinayetler işlemiş ve hiç bir ceza görmemişti de, şimdi nasıl oluyordu da .hükümete borçlu çıkıyor ve bu borcu ödemediği için ceza yemek durumuna düşü yordu? avukatları, Yüksek Mahkeme kararından kendisine söz etmiş olsalar bile, buna pek kulak asmamış olduğu anlaşılıyordu. Çünkü bir akşam yemekte, ya nındakilere «o gelir vergisi kanunu laftan ibaret, canım. Hükümet kanunsuz kazançlardan kanuni vergi toplayabilir miymiş hiç?» dediği işitilmişti.

Vergi beyannamesi doldurmadığı yıllar süresince gangsterin ne kazandığını öğrenmek dünyanın en güç işlerinden biriydi. Çünkü Capone, ağabeyi Ralph gibi davranmamış, hiç bir zaman bankada hesap açtırmamış, kendi adına emlak satın almamış, ne çek ne makbuz, ne fatura imzalamış, aldığı her şeye nakit para ödemişti. Gelirlerini gizleyen vergi borçlarını yakalayabilmek için, dolaylı ve önemsiz delillere dayanan iki yöntem kullanırdı vergi dairesi. Bunlardan biri kişinin «net değeri» öteki ise «net sarfiyatı» ile ilgiliydi. Birinci yöntemde, vergi borçlusunun hayat standardı, hayatında görülen çeşitli zenginlik belirtileri incelenirdi. Bu varlık belir tileri ve yüksek hayat standardının yanısıra gösterilen gelir birkaç bin dolardan ibaretse, Vergi dairesi, söz konusu kişinin «net değeri»nin açıklamadığı bir miktarda artmış olduğuna karar verir, ve bu artışın vergiye tabi olduğunu ileri sürerdi. ikinci yöntemde ise, vergi borçlusunun toplu varlığından ayrı olarak, günlük masrafları aynı biçimde incelenir ve aynı ölçüye göre değerlendirilirdi. Capone'un durumunu araştıranlar her iki yöntemi de uyguladılar.

adam, bu tekne ile Bimini'den «ham» getirirdi. «Ham» adı verilen şey, samana sarılarak bir torbanın içine yerleştirilmiş altı içki şişesiydi. Her torbaya ayrıca bir kese tuz ile kır mızı bir işaret bağlanırdı. kıyı Muhafız motorları peşine düştüğü takdirde, hemen sığ sulara doğru yol alan kaçakçı, «ham»ları denize atardı. Tuzla dolu keseler, tehlike atlatılıncaya kadar torbaların dipte kalmasını sağlarlardı genellikle. Derken tuz erir, kırmızı işaretler su yüzüne çıkar, kaçakçı deniz dibindeki hazinesine yeniden kavuşurdu. Tüketicinin eline vardıklarında bile, şişeler hala nemli olurdu çoğu kez.

Yıllardan beri kullanılmayan «serserilik» kanununu yeniden uygulamağa başladı Yargıç lyle. Bu kanuna göre, belirli bir işi ve geliri olmayan, sürekli olarak kanun dışı olaylara karışan kişiler, «serserilik» le suçlanıyor, iki yüz dolara kadar para, altı aya kadar hapis cezasına, ya da her ikisine birden, çarptırıla biliyordu. Bu konuda, daha sonra şöyle konuşmuştu Yargıç lyle: «kanunun mahkemelere tanıdığı olanakları düşündükçe, keyiften bir tuhaf oluyordu içim. diyelim ki, al Capone gibi birini serserilik suçundan tutukladık, yargıç karşısına çıkardık... Sorulara cevap vermeyi reddettiği sürece, suçlamaların tersini ispat edemez. o zaman kendisini suçlu bulup iki yüz dolar ceza veririm. Parayı ödemeğe kalkarsa, bu paranın nereden geldiğini açıklamak zorunda. Bunu yapamayacağına göre, islah evine girip, iki yüz dolar ödeyinceye kadar çalışması gerek. islah evinden kurtulmak için gelir kaynaklarını açıklamağa kalksa, daha beter. Bu sefer hakkında ağır ceza davası açıla bilmesi için delil veriyor olacak. Kanuni yollardan para kazandığını ileri sürecek olsa, yakayı büsbütün ele verecek. Bir soruşturma açtık mı, yalancı tanıklıktan içeri attığımızın resmidir.»

Montefiore Havrasının hahamı Dr. Jacob katz, Capone şebekesini temize çıkarmak amacıyla akıl almaz birtakım demagojilere girişmişti. şebekeden «Chicago şirketi» olarak söz eden haham, bu adamların toplum içinde yapıcı bir güç olduklarını ispata çalışmaktaydı: «aşırı ağır cezalar, ancak bir sü re için yararlı olabilecek geçici çarelerdir» diyordu kendisini dinleyenlere. «Chicago şirketinin eylemleri ise, her zaman için geçerliliğini sürdürecek bir poli tikaya dayanınakta, bir bütün olarak toplumun, kendisine uymayanları yola getirmek için kullanması gereken sistemin öncülüğünü yapmaktadır. Uyumsuzlar, şu ya da bu biçimde topluma uydurulmalıdırlar. Bunu söylerken, onların değerlerini benimsemek zorundayız demek istemiyorum. klasik bir örnek vereyim size. Hazreti davut, kendi halkının toplum dışına ittiği kişileri toparlayarak bir ordu kurmuş; ve, tarihçilerin anlattığına göre, bu orduyla ulu İsrail ulusunu kurmuştur. İleri görüşlü devletler ve devlet görüşü olan hükümetler, Hazreti davut'tan, Chicago şirketinden ders almalıdırlar: Ulusları yeniden kurabilmek için, yanlış bir düzenin toplum ve kanun dışına ittiği bu kişilerden yararlanmak gerekmektedir. Yüzyıllardan beri süregelen suç ve suçlular sorununa ancak böylelikle bir çözüm yolu bulunabilir.

«Ben büyük iş adamlarına karışıyor muyum?» diye sordu mülti milyoner hanıma. «büyük iş adamları, ceplerinden bir kuruş bile aldığı mı söyleyemezler... Ben kendi sınıfımdakilerle iş yapmağa çalışıyorum, anlıyorsunuz ya. Neden rahat bırakmıyorlar beni, peki? Ben onlara karışıyor muyum? onların dümenlerini ellemiyorum ben, tamam mı? onlar da benim dümenime karışmasınlar...»

«Capone'un en önemli rakipleri acımasız bir biçimde ortadan kaldırılmıştır.

eski dünyadan kalma çetecilik geleneklerini sürdürmek isteyen yaşlılar («Palabıyıklar») ile, amerikan usulü, örgütlenmiş cürüm eylemlerine geçmek isteyen gençler («Jön Türkler») arasında anlaşmazlıklar, çatışmalar çıkmaktaydı. Yıllardan beri, Amerika'daki Mafia aileleri, palabıyıklı, sert kolalı yakalı Sicilyalı despotlar tarafından yönetilmişti. kendilerine Patron dedirten bu adamların en büyük isteği, ulusal başkan, yani, Patronların Patronu olmaktı. dar kafalı, savaşçı kişilerdiler. aileleri bir ordu disiplini içinde yönetirler, askeri bir örgütte olduğu gibi kumandanlar ve askerler vardı. Sicilyalı olmayan çetelerle birleşmeğe, anlaşmağa yanaşmazlar, aralarına italyanları bile almazlardı.

Jön Türkler ise, Patronlar Patronu diye bir şey istemiyorlardı örgüt içinde. Yetkilerin çeşitli ellere dağıtılması ilkesini, buyruklara değil de komite kararlarına dayanan amerikan sistemini yeğ tutuyorlardı. Hangi bölgeden gelirse gelsin, italyan olan herkesin Mafiosi arasına katılabilmesini istiyorlar, (bu radikallerin hiçbiri italyan olmayanların da üye kabul edilmesini isteyecek kadar ileri gitmemişlerdi), etnik ayrılıkları unutup başka çetelerle iş birliği yapmakta bir sakınca görmüyorlardı. Ganglar arası savaşlara kökten karşıydılar; ancak ortak çıkarları tehlikeye koyan kişiler temizlenmeliydi, işte o kadar. kısacası, Torrio'nun yıllardan beri üzerinde durduğu, Capone'un da elinden geldiğince uyguladığı türden bir evrenselliğe yönelmekteydiler. onların bu isyanı zamanla günümüzde Amerika'yı etkisi altında bulunduran cürüm örgütlerinin gelişmesine yol açmıştır. Günümüz cürüm örgütlerinde de İtalyanlar ağır basmaktadır hala; ama izlenecek ulusal politika bir yönetim kurulu tarafından belirlenir ve kurulda italayan olmayan birçok gangster bulunabilir.

Lousvılle Courıer Journal gazeteleri, «Her türlü kötülüğü, suçu işlemiş gangsterlerin yalnızca kanunsuz yollardan kazandıkları paralar üzerinden vergi ödemedikleri için hüküm giyebildiklerini belirtmek yeter... amerikan vatandaşlarının koltuklarını kabartacak bir durum değil bu. » St.louıs Postdıs patch gazetesinde çıkan, danıel Fitzpatrick imzalı bir karikatür, kasa soymağa uğraşan bir hırsızı gösteriyordu. Hırsızın başında bekleyen Sam amca, «Bunu vergi beyannamene kaydetmeyi unutmayasın, ha...

jüri için çağrılanların adları okunmağa başlanınca, Capone'un yüzü allak bullak oluyor. kendisindeki listede yok bu adlar. Wılkerson, her türlü yolsuzluk çabasını işe yaramaz hale getirmek amacıyla, son anda, başka bir yargıçla jüri değiş tokuş etmiş..

Hepsi hepsi on bir yıl hapse, elli bin doları aşkın para cezası ile, otuz bin dolar mahkeme masrafı ödemeğe mahkûm edilmiş oluyor Capone. Vergi kaçakçılarına, o güne kadar verilmiş en ağır ceza bu.

adaya adını verenler ,on sekizinci yüzyıl İspanyol kaşifleriydi. adanın her yanını saran pelikan kuşlarından dolayı ısla de los alcatraces (Pelikanlar adası) demişlerdi buraya. körfez düzeyinden 45 metreye kadar yükselen dik uçurumların tepesinde, 12 dönümlük bir alandı burası. adanın her yanını görebilen altı noktaya, altı büyük kule yaptırmıştı Johnston. Bunların her birinin tepesinde, 30. kalibrelik birer karabina ile güçlü birer tüfek yerleştirilmişti. Çalışma alanlarının dört yanı, dört metre yüksekliğinde, üst bölümleri dikenli telle kaplı, kasırga parmaklıklarımla çevrelenmişti. deniz kıyısına inen yerler de hep dikenli tellerle çevriliydi. denize açılan eski lağım delikleri, çöp tünelleri, tıkanmıştı. Zaten, kaçmağa kalkışan mahkûm, bütün bu engelleri aşabilse bile, bir buçuk mil ötedeki kıyıya ulaşması hemen hemen olanaksızdı. adanın çevresindeki buz gibi sularda, hızı kimi zaman dört deniz milini bulan akıntılar vardı.

Hemen herkesin alkatraz hakkında yapılan reklamlardan haberi vardı, ve gelenlerin de cezaevlerini alkatraz'a sevk edilecek ilk mahkûmlar gurubunu seçmek üzere dolaştıklarını biliyorlardı. Buna rağmen, Capone hiç telaşlı görünmüyordu. «Ben işimi ayarladım, rusty.» dedi koğuş arkadaşına.
Rudensky o kadar iyimser değildi. «işin içine tanınmış bir yıldız karıştırmadan,» diyordu,
«böylesi ne büyük bir oyuna başlamazlar.»
«aldırma, ayarladım diyorum sana,» diye diretiyordu Capone. «dünyanın parasını yedirdim. Bir yere gideceğim yok..»

Vagon pencerelerinde beliren kirli yüzlü, traşsız adamları gören küçük bir çocuk ajanlardan birine seslenerek, «al Capone gibi kötü adamlar mı var bu trende?» diye sordu. «annem öyle diyor da...» «Bak, delikanlı,» diye karşılık verdi ajan, «bu trende ne Capone var, ne de adını bildiğin başka biri..
Bir zamanlar Capone'lar varmış belki... ama şimdi hepsi birer numaradan ibaret.» ajan, Johnston'un izlediği en belli başlı ilkeyi dile getirmiş oluyordu böylece. —mahkûmların kişiliğini kök ten yok etmek ilkesi..—

Atlanta'da elde ettiği liderlik durumuna burada da gelebilmek için öteki mahkûmlara çeşitli iyilikler yapması gerekti Capone'un. Kiminin ailesine para yollatmayı teklif etti... Kendisi gibi, cezaevi bandosunda çalmak isteyenlere çalgı satın almağa kalktı ama, bu jestlerin hepsine engel oldu Johnston. Capone'un en ufak bir ayrıcalık bile elde edemeyeceği anlaşılınca, birden prestiji sıfıra indi. (Johnston'un istediği de buydu zaten) özellikle, alkatraz nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ufak tefek suçlular hiç saymaz oldular kendisini. Yüzüne karşı alay ettiler. Tehdit bile ettiler.
Alkatraz Cezaevini kurmuş olan kişiler, suçluların yeniden topluma kazandırılma ilkesini, laf olsun diye bile ağızlarına almıyorlardı. Böylesine bir amaçları hiç bir zaman olmamıştı. Tek amaç, mahkûmları toplumdan uzaklaştırmak, kapalı bir yerde cezalandırmaktı. Bu nedenle, iyi hali görülenleri ödüllendirmek gibi bir çaba yoktu. Yalnızca, ceza süresi her kırk günde bir on gün azaltılabiliyordu, o kadar. Bunun dışında Ödül değil ceza vardı. kurallara uymayanlar için daha beter cezalar... Başsavcı, çok sıkı güvenlik tedbirlerinin yürütülmesinde, mahkûmların en ağır koşullar altında ve toplumdan tamamen ayrılmış durumda yaşatılmasında bir tek yarar arıyordu: dışardaki Halk düşmanlarının ve onlara özenenlerin gözlerini korkutmak. Oysa geçerli bir düşünce değildi bu. elektrikli sandalye, darağacı ya da gaz odası gibi şeyler nasıl katillerin gözünü korkutmuyorsa, alkatraz'a gitmek korku suyla suç işlemekten vazgeçenler de olmuyordu. ayrıca, A.B.D. Başsavcılığının yaptığı propagandanın tersine, büyük gangsterler arasında alkatraz'a gönderilenler pek azdı. Bir kere, cezaevinin hücrelerini dolduracak sayıda büyük gangster bile yoktu. «Ünlü posta hırsızı» olarak reklam edilen biri, bir posta kutusunu kırmaktan öte suçu olmayan bir zavallı olabilirdi. Cezaevindekilerin çoğu, ilk kez içeri giren kişilerdi zaten. Alkatraz'ın açılması yalnızca öteki cezaevlerinin müdürlerine yaradı. işleri epey kolaylaşmış oldu çünkü. Hiç bir mahkeme yargıladığı kişinin alkatraz'a gönderilmesine karar veremezdi. Ancak, herhangi bir hapishanede yatan kişiler, müdürün tavsiyesi ve Cezaevleri Genel Müdürünün onayıyla oraya aktarılabilirdi. 1930 yıllarında, cezaevlerinde çıkan isyanların, kaçma girişimlerinin, saldırgan homoseksüellik olaylarının sayısı gözle görülür biçimde azaldı. Cummings, mahkûmların, «kaya»ya gönderilmek korkusuyla toparlandıklarını iddia etti. (Bates'den sonra Cezaevleri Genel Müdürlüğüne getirilen James V. Bennett, «alkatraz'ı 1963'de kapattım,» diye yazıyor otobiyografik yazısında. «Çünkü hem işletilmesi çok pahalıya mal oluyordu; hem de, adalet ile öç alma duygusunu eşit değerde gören yanlış ve eskimiş bir felsefenin örneğiydi.»

Gece ışıklar sönmeden önce, hücrelerinde kitap ya da dergi okuyabiliyorlardı mahkumlar. Cezaevi kütüphanesinden ödünç alıyorlardı okuduklarını. Ancak, dünya ile ilişkilerinin bütünlük kesilmesi, uzaklık, yalnızlık duygularının daha da keskinleşmesi için Johnston cezaevine radyo ve gazete sokulmasını yasaklamıştı.

Yalnızca 1937 yılında on dört mahkum «zır deli» oldular; sessiz delilerin ise haddi hesabı yoktu. akıl hastalığı Johnston'un kolay kolay kabul ettiği hastalıklardan değildi.

Johnston, müdürlüğe başladığından beri, tehlikeli ama psikolojik değeri yüksek bir şey yapmaktaydı. Yemekhane çıkışındaki koridorda, her yemekten sonra, yalnız ve silahsız, sırtı mahkumlara dönük olarak kalır, son mahkum da çıkıp gidinceye kadar öylece beklerdi. Bu sefer, müebbet hapse mahkum olan «Whitey» Barton Phillips adlı genç bir banka soyguncusu geçip gitmedi.
Johnston'un yanından geçerken, sağ eliyle çenesine bir yumruk atarak yere düşürdü ve gardiyanlar yetişinceye dek üzerine basarak, başını, göğsünü tekmeledi, Johnston bu saldırı yüzünden birkaç dişten başka bir şey kaybetmedi. Ama Phillips'in yediği dayak, delik'te kaldığı haftalar, insana benzer bir yan bırakmadı genç adam da.

Hepsi de kız olan torunlarına bayılıyordu Capone. Çocuklara durmadan pahalı oyuncaklar alıyor, gün boyu havuz başında onlarla oynuyordu. Bir keresinde Sonny, halk yiğitlerini birbirine karıştırarak şöyle konuştu: «Babamın, zenginlerden alıp yoksullara dağıtan bir çeşit Jesse James olarak hatırlanmasını isterim.»
Frenginin sinir sistemine yaptığı hasarın ne yol da ne hızla ilerleyeceği hiç bilinmez. Beş dakika önce normal görünen bir hastanın birden kafası karışa bilir, dili dolaşır, titreme ya da saraya benzer krizlere tutulabilir. Capone en iyi anlarında bile, bir düşünceyi başından sonuna götürebilecek akli dengeden yok sundu. konuşurken bir konudan hiç ilgisiz başka bir konuya atlıyor, ya konuşmayı bırakıp ıslık çalmağa, şarkı mırıldanmağa koyuluyordu.

Capone'un son avukatı Abraham Teitelbaum, «eminim al beş parasız ölmüştür,» dediğinde müvekkilimin durumu fazla abartılmış sayılmazdı. Capone, bir zamanlar ki akıl almaz servetinin kaynaklarının tek sahibi olmamıştı hiç bir zaman; ortaklarıyla, örgüt üyeleriyle paylaşmıştı bunları. Ve artık çalışamaz duruma geldiğinde, kaynaklar ötekilerin eline kaldı.

Chicago örgütünün büyük gücünün bir tek özelliğe dayandığı konusu üzerinde önemle durmuştur.... Bu da grubun, herhangi bir ceza korkusu olmaksızın, istediği gibi cinayet işleme, çeşitli şiddet hareketleri yaratma kolaylığıdır..

Sonny bir otomobil lastiği dağıtımcısının yanında çalışmağa başladı. 7 ekim 1965 sabahı, evinin yakınında bulunan Kwik Chek Gıda Pazarına alış verişe gitti. El arabasına doldurduğu yiyeceklerle birlikte, ilaç reyonunun önünden geçerken, karşı konulmaz bir istek sardı içini. İki tüp aspirin ile ufak bir kutu transistor pili alarak cebine attı, Çaldığı bu şeylerin toplu fiyatı üç buçuk dolar ediyordu; hiçbirine de ihtiyacı yoktu. Dükkan gözcüsü sivil durumu fark ederek kendisini tutukladı.
Hemen götürüldüğü ceza mahkemesinde, suçlamayı kabul edeceğini bildirdi Sonny. «Bu hırsızlığı neden yaptığınızı biliyor musunuz?» diye sordu yargıç. *Hayır efendim, bilmiyorum.» Hiç bir sabıkası olmayan, dürüstlüğü ile tanınmış bir vatandaş olduğu için ceza verilmedi kendisine. Sonny duruşma salonundan ayrılırken acı acı gülümsedi. «Herkesin ruhunda bir parça hırsızlık var galiba,» dedi
Bu arada, Gıda Pazarı sahibi, genç adamın satın aldığı mallar arasında bozulabilecek gibi olanları buz dolabında saklamıştı. Sonny bunları almak için geri geldiğinde, «Beni adi bir insan sanıyorsunuz, eminim.» dedi.
«Ne münasebet,» diye kaşılık verdi adam. «ancak gelecek hafta benden alış veriş etmezseniz, o zaman öyle düşünebilirim.»
Murat Çetin
- Beyefendi isterseniz yan yan kaşıyayım?
Beyefendi, karşıdan geçmekte olan vapura bakıyordu. Ötekinin söylediklerini duymuyordu bile. Bir ara kıkırdar gibi oldu. Öteki, hıçkıran müşterisinin yüzünden usturayı çeken deneyli bir berber gibi çekiverdi elini beyefendinin sırtından.

İyice geride kalmıştı. Belki şöyle bir "imdat" diye bağırsa, beyefendi gelir, kendisini kurtarırdı ama ya beyefendiye bir şey olursa? Sarılırsa can korkusuyla beyefendinin boğazına? Beyefendi ilerde, elini kaldırdı... Aman yoksa beyefendi mi boğuluyordu? Yo yo hayır, ötekine gelmesi için işaret ediyordu.
- Oh aman, beyefendiye bir şey olmasın da.
Öteki de elini kaldırdı. Ama bu son kaldırışı oldu, ondan sonra el yavaş yavaş sulara gömüldü.

Şuracığa koysam, amanın vallaha billaha soba tutuşturmalık olursun, yukarıda yerin ne rahattı, koca bodrumda yer yok sana... En iyisi mi, dur ben seni ahacık şuraya koyayım, kimsenin uğramadığı yere... N'olur n'olmaz, bir gün yine belki beyefendi olursun, o zaman al gel derler bodrumdan beyefendiyi, elimle koymuş gibi seni bulayım. İyi uykular beyefendi.

- Elinde tuttuğun, sallanan, marul mu?
- Yo, hayır, balık.
- Karın istedi tabii?
- Evet.
- Niçin götürüyorsun? Suratının eciş bücüşlüğünü görmemesi için. Hiç denedin mi, parasız git bir ay başı eve, veya ben bu ay hiç çalışmayacağım, yan gelip yatacağım de. Bak bakalım o zaman ne olacak, o seni çok seven karın bakacak mı yüzüne? Aslında o sana değil, paraya bakıyor.
- Ama onun boğazını doyurmak görevim değil mi?
- İşte bunu söylemekle bile, karının seni sevmediğini kanıtlamış oluyorsun. O salt kendisini seviyor. Kendi canını hoş yaşatmak için de, bu senin eciş bücüş suratından yararlanıyor. Söyler misin bana, biraz sonra eve gittiğinde karın koşup boynuna sarılacak, "Hoş geldin kocacığım" diyecek mi?
- Elbette, hem de canım kocacığım, diyor.
- Budala...
-Hı!
- Evet budalasın. Sen de buna inanıyorsun ha, karının maskesine, oynadığı oyuna gerçekmiş gibi, hem de içinde rol alarak inanıyorsun ha? Demek şekerim diyor ha, demek şekerim diyor ha, düşünsene bir, senin o şebek suratının neresi şeker olur, hiç aynaya bakmadın mı? Nasıl yutuyorsun, nasıl kanıyorsun? Bu kurumuş kestaneye benzer surata şekerim diyenin içtenliğine nasıl inanıyorsun? İnanabilir misin, söylesene bana, inanabilir misin?
-Yoo.
- Öyleyse karının sevgisine nasıl inanıyorsun, nasıl güveniyorsun? İnsanı boş bir güven denli hiçbir şey yıkmaz. Bir gün gidersin ki eve, kaçmış. Nereye mi, senden daha güzel birine, senden daha paralı birine.
- Hayır, karım asla öyle bir şey yapmaz.
- Peşin yargılı olma lütfen. Hiç denedin mi?
- Neyi?
- Açlığı, efendim her gece meyhanelerde kafa çekip eve gitmeyi, ne bileyim senin seveceğin, onun sevmediği şeyleri yapmayı hiç denedin mi?
- Hayır.
- Pekiyi denesen, acaba seni bırakır gider mi, gitmez mi?
- Bilmem ki.
- Kesin konuş.
- Şey, gider belki. Hiç istemez meyhanede arkadaşlarımla içtiğimi, oysaki ben çok seviyorum, ama şimdiye dek iki kez, ikisinde de annesinin evine gitmekle tehdit etti beni.

Arkalarında bir ayak sesi duyuldu. Kalın bir erkek sesi:
- Hey ahbap, balığı kediler yiyecek, dedi.
Birinci adam, ince sesliye:
- Bak işte, önce balığı gördü, dedi, bizi değil. Bu adam zengin olmak için can atan biri.
- Hey anlamıyor musunuz yahu, balığı kediler yiyecek dedim... Piist... Bakın benden söylemesi, kedi burada dolaşıyor.
- Yanıt verme, çeker gider, sabaha dek de balığı düşünür, kediler yedi mi, yoksa yemedi mi?
İnce sesli sordu:
- Kaç dakika kaldı?
- Eh, ya üç, ya dört.
- Acımaz değil mi?
- Bilmem, bakarsın çok acır, bakarsın inek ısırığı gibi olur.
Bir kadın sesi duydular, kadın kendi kendi kendine söyleniyordu:
- Koskoca adamlar, hiç akıl yok şunlarda, tertemiz giysileriyle yağlı rayların üzerine yatıyorlar.
- Bak işte bu kadın da giysilerimizi gördü salt.
Bir genç kız, yanındaki genç kıza:
- Ay şunlara bak, dedi, ne özgürlük, ne romantik.
- Bu kız da dostum, özgürlük arıyor, yani koca.
Kendi evini istiyor.
Yaşlı bir adam sesi duyuldu:
- Geberecekler, bir de suç makinistin olacak, dedi.
- Bu da, rahatını, keyfini düşünen bir emekli olsa gerek. İster ki hiçbir olay olmasın, hiçbir şey değişmesin.
Ve titrek bir kadın sesi:
- Balıkları siz mi attınız? Alabilir miyim? diye sordu.
- Bu da aç dostum!

Tren geçip gitti.
Çocuk:
-O top şuracıktaki bakkalda, dedi, kırmızı top!
Eciş bücüş suratlı adam o günü balıksız gitti evine. Karısı onu kapıda karşıladı, "Oh canım kocacığım hoş geldin" dedi ve sarıldı.

Sabahleyin tıraş olmaya kalkmış, pırıl pırıl bir yüzle gitmek istemiştim buluşmaya ama, jileti bardağın kenarında o denli bilememe karşın, yüzüme ilk sürdüğümde, favorimin bittiği yerde derin bir oyuk açılmıştı... Yer yer yaralanmış ve kızarmış bir yüzle patronun karşısına çıkmamak için tıraş olmaktan vazgeçtim, sabahın sekizinde çıktım dışarıya... Umut sanki işte, erken dışarıya çıkarsam bana iş vereceklermiş gibi... İşsiz insanın en güzel zaman öldüreceği yerler vitrinler olduğu için vitrinlerin önünde birer birer durmaya başladım... Ne de çok mal vardı vitrinlerde; kazaklar, gömlekler, ceketler, pantolonlar, çoraplar, kalın kumaştan uzun uzun paltolar... Gözüm bir vitrindekilerde, bir kendi giysilerimde, aptal aptal bakmıyordum...

Madde dört: Muhtarın malı çok, bu köyde yoksul çok demek yasak. Ki bu köy halkı arasında zengin yoksul ayrılığı gayrı lığı olacağından çok yasak. Herkes, her yerde, tıpkı camide olduğu gibi, "Çok şükür Allahıma, Allah dinden imandan ayırmasın, bize bu dünyanın zenginliği çook bilene" diyecek. Bu maddeye uymayanları kırklara karıştırmadan beter ederim valla ha.

Amanın ne halt edelim, nerelere gidelim, dövünek dizden olak, ağlıyak gözden olak, boşıyak garıdan mı olak?

Saldık getti üçüncü üye gasabaya. Nasıl gözlüyoruz Recep'in yolunu. Daha doğrusu Recep'in gendini değil de elini gözlüyoruz. Sürmeli Gaya'nm ardından çıktığında acep elinde bir torba olacak mı, yoksa olmayacak mı?
Akşama dek bekledik. A gâvırın dölü, a vicdansız, ulan biraz daha bekle, garanlıkda gelsene. Ne deyim gardaşım, bi çıkmasın mı Recep, Sürmeli Gaya'nın ardından, hem de elinde torbaynan. Bekleyenlerden üçü bayıldı, onlar ayıldı, üçü daha bayıldı, yedisi "Anaaa" diye bağırdı.

Eh bazı doğa olayları insanların işine yarayabiliyor, o yılki doğa olayı bir yaradı, bir yaradı ki işlerine Yetimler köyünün. Afetti doğa olayı, ama Yetimler köyüne mutluluk getirdi. Hiçbir yıl öyle yağmur yağmadı, köyün en yaşlısı Soluksuz Kerim, "Doksanındayım, ben böyle yağış görmedim" dedi. Radyo bangır bangır bağırıyordu. 'Yaralar sarılacaktır" diyerekten... Yeni muhtar (Köye mutlaka yol yaptıracağını söyleyen Pepe Davut muhtarlığı kazanmıştı.) hemen yararlandı bundan, oraya başvurdu, buraya başvurdu, sıcağı sıcağına ilgilileri kaptı geldi, bir bir tutanak tutturdu.
"Bakın burada köprü var mı? Yok, su aldı götürdü. Bakın burada asvalt var mı? Yok, su aldı götürdü. Bakın burada menfez var mı? Yok su aldı götürdü..."
İlgililerden biri:
- Tutanağa ne yol kalmıştır, ne de asvalt diye yazalım, deyince muhtar:
- Amanın, dedi, gözünüzü seveyim, accık kalmıştır diye yazın, örneğin İkizler çeşmesinden itibaren beş yüz metre asvalt yol görünmekte ise de, kullanılacak gibi değildir diye yazın. Sonra yine bize inanmazlar.

Arkadaşlar ben diyorum ki bu işi zorla yapalım, diyorum.
Çember bağırdı:
- Heye yapalım usta yapalım.
- Yapalım anasını satayım.
Turistler ne olduğunu anlayamadılar, konserve boğazda kaldı, hücum!..
- Sürün ulan, vatanını milletini seven sürsün!
Nasıl çalıştık kırk kişi... Bir ara baktım o sakallının elinde de bir tabak yoğurt,
- Allahım sen günah yazma! deyip deyip kalabalığın arasına atlıyordu.
Turistleri bir güzel yoğurtladık.
Ama o da nesi, biz turistlerden salt birini yoğurtlamışız, kadın turisti. Evet, erkek turiste hiçbirimiz, bir parmak bile yoğurt çalmamışız.
Sürücü:Bırakın, o erkektir, güçlüdür, yapar, dedi.
Sakallı da,
- Asıl kadına yardım etmek sevaptır, dedi.
Kadın turistin her yanı yoğurda bulanmıştı, ama her yanı.

"Yahu Mehmet gözünü seveyim, yarın öğleden sonra bana şu dairenin anahtarını, anlarsın ya?" dedim.
"Nasıl anlamam?" dedi, şappadak yedek anahtarını çıkardı verdi.
"Ev yarın sabahtan akşama dek senindir."

"Nerdedir Mehmet bey?" diye sordu.
"Şey," dedim, "ben onun arkadaşıyım, bilmiyorum."
Adam beni göğüsleyip, babasının malı gibi içeriye girdi. Gerçekten de babasının malıymış, yani ev sahibiymiş, oturdu oradaki sandalyeye:
"Nah," dedi, "beni surdan şuraya kimse depretemez, bugün ayın kaçıdır, ev kirasını almadan surdan şuraya gitmem. Oturup gece yarısı da gelse onu bekleyeceğim. Senin işin varsa yap, istersen uyu, ben buradayım."
Adam öyle kesin konuşuyordu ki, Mehmet'in ev kirasını vermekten başka yapacak bir şey yoktu.
"Ne kadar?" diye sordum.
"Ucuz ucuz," dedi, "on bin... Amma söyle ona, gelecek ay on üç binden bir kuruş aşağı olmaz, ula burası apartman dairesi be, gecegondu mu?"
İçerden cüzdanımı getirdim, adama on bin lirayı verdim ve savdım.

Kapı yine zııır!..
Şaşkınlıkla, "Anaa" diye bağırmışım. Dışardan kalın boru gibi bir ses:
"Memet beeey, biliyom içerde olduğunu, ya açarsın, ya da kırarım gapıyı..."
Apartmanı inletiyordu adam. Jale yine titremeye başladı. Eh alıştı artık, hemen birlikte dolaba koştuk. Onu dolaba sakladım, koştum kapıyı açtım:
"Nerde o?" dedi adam, giriverdi içeriye, "Nerde o?"
"Mehmet beyi arıyorsanız, yok," dedim.
"Bekleyeceğim... İki ay bu efendi, iki ay taktı bana, sona geçti başka bakkaldan alışveriş yapmaya başladı. Dinim hakkı içün ben bu parayı almadan gitmem."
Sordum:
"Size bu saatte mi gelmenizi söylemişti?"
"He ya... Öyle demişti. Sen git içeri yat efendi, ben burada onu beklerim."
Vay hergele Mehmet vay!.. İçerde Jale, pirzolalar oh ne yağlı, dışarda bakkal efendi, haydi verme de Mehmet hergelesinin borcunu göreyim. Çıkardım verdim.

Daha ilk pirzolayı bitirmemiştik ki, zııır kapı. Az daha elimdeki pirzolanın kemiğini yutacaktım. Ulan namussuz Mehmet, ulan hergele Mehmet, bakalım bu gelen de kim?
Jale dolaba, ben kapıya. Adamın önlüğünden anladım. Mehmet hergelesinin manavı. Adamı konuşturmadım bile, verdim parasını gitti.

Zııır!..
Boyun poşun devrilsin inşallah Mehmet! Kamyonların, tırların altında kalasın Mehmet! Köpek balıklarına yem olasın Mehmet! Kapıyı açtım:
"Sen kasapsın değil mi?" dedim.
"Hı," dedi, "yoksa Mehmet bey borcunu size mi bıraktı bana vermeniz için?"
"Hı," dedim...
Kasabın borcunu da verdikten sonra cebimde ancak bir taksi parası kalmıştı. Koştum, dolabın kapağını açtım, Jale'nin giysilerini uzattım,
"N'olur çabuk Jale," dedim, "şimdi az sonra kapıya vergi tahsildarı, elektrik tahsildarı, sucu, taksitçi, icra memuru, daha başkaları gelmeden kaçalım buradan."
Anlayacağın kaçtık kardeşim, onca içkiyi, pirzolayı, meyveyi orada bırakıp kaçtık. Kaç gündür evine gidiyorum yok Mehmet hergelesi. Bu sabah don gömlek biri açtı kapıyı, nasıl oldu anlayamadım, yüzüme bir tokat yapıştırdı, geri kapattı. Sanırım o da benim gibi biriydi, beni de televizyon taksitçisi falan sanmıştı. Çünkü bağırdı: "Beş kuruşum kalmadı be" dedi.

Dairede masama oturur oturmaz ayakkabılarımı çıkarır, terlik giyerim. İlk zamanlar terliği akıl edememiş, çorapla oturuyordum. Bir kezinde müdür çağırtınca, dalmış, çorapla gitmişim. Odada da denetmen varmış iyi mi? Müdüre ne gerek, denetmen beni o al çoraplarla görünce bağırıverdi:
"Bu ne rezalet!" diye.
Uf, ardından neler eklemedi ki beni suçlamak, büyük büyük suçlamak için. 'Yani siz, aldığımız maaş az, az olduğu için ayağımıza bir ayakkabı bile alamıyoruz diyerekten protesto mu ediyorsunuz?"
Ben al çorabıma bakıyorum, denetmenin al kafasına bakıyorum. Hiç saç yok kafasında, et gibi parlıyor, al kadife mübarek. Müdüre döndü, hışımla:
"Dairede donla gezen memurlarınız var mı müdür bey?" diye sordu.
Bu olay benim bir yıl ilerlememe engel oldu. Gerçi bu olaydan sonra terlik giymeye başlamıştım ama, iş işten geçmişti. Terlik yüzünden de bir kez başım derde girdi. Biz memur evlerinde öyle erkek terlikleri çok çok bulunmaz, hanım terlikleri vardır. Benim terliği bir gün önce otobüste unutmuşum, ah ne terlikti, yanarım yanarım o terliğe yanarım. Paran olsa hemen git bir tane daha al, ama ayın kaçı. Surda bir hafta var aybaşına. Onun için evdeki hanım terliklerinden en büyük numara olanını seçtim, yeşil, üzerinde de bir tanecik ponpon vardı. Kim görecek benim terliklerimi masanın altından. Ama ah bendeki o dalgınlık ah, hayır hayır ben ne bileyim ayağımda bayan terliği olduğunu, sanıyorum her zamanki terlik, müdür çağırmış, fırladım gittim.
"Buyrun efendim..."
Adam bir baktı, bir daha baktı:
"İçinde kombinezonun da var mı?" diye sordu.
İnanın, sarardım, titredim, korktum, şu bizim müdür galiba sihirbazdı. Evet içimde karımın kombinezonu vardı. Çamaşır günüymüş, öyle her gün şarıl şarıl su gelmiyormuş, eh evdeki atlet sayısı da sınırlıymış, oğlanlar giymişler atletleri, n'olacakmış canım, içimde kim görecekmiş, akşam geldiğimde değişirmişim, giyeymişim karımın kombinezonunu bir günlüğüne... Çok korkmuştum yolda, öyle ya, bir trafik kazasına uğrasam, bayılsam, hastaneye kaldırılsam, soyup bakacaklar, içimde pembe kombinezon. Artık ondan sonra "Kombinezonlu adam ameliyat oldu mu, kombinezonlu adamın hapı verildi mi, kombinezonlu adamın serumu bitti mi?"

- Hiç de değil dostum. Genç elemanlar alacaksın, genç. Bayanlar alacaksın, kızlar.
- Bayan mı?
- Elbette, sınavda ne yapıp edeceksin, bayan adaylara kazandıracaksın, onları dairene alacaksın... Ben hep öyle yaptım.
- Sonra?
- Sonrası, beni baksanıza ne vali çağırır, ne vali yardımcısı çağırır, sonra haa dairende de değişiklik yapacaksın.
- Nasıl?
- Çok basit canım, masaları değiştireceksin. Devlet, memur istersin vermez ama, masa istedin mi çifter çifter, isterse senin eskidi dediğin masa gıcır gıcır olsun.
- Şimdi Recai beyciğim, genç kızlarla, masa sandalye değişikliğiyle yürür mü ki bu işler?
- Yürür, hem de bal gibi yürür. Yalnız masaları yerleştirmesini de bileceksin, masalar vatandaşa bakacak, az geride olacak, sonra o vatandaşların bekledikleri yere birkaç tane bank koyacaksın?

Yardımcı bey haftada bir kez beni çağırıyor ve çay ısmarlıyor: - Ya bakın, işi ele aldınız mı, nasıl yürüyor işler? diyor.

İşte bu Cebbar bey, bu kuzu Cebbar bey, bu halim selim Cebbar bey, bu başına vur elinden ekmeğini al Cebbar bey, bir gün nasıl oldu bilinmez, hikmetinden sual olmaz ve de akıllar almaz, dört yumrukla postunu serdi müdürün yere, sonra odaya geldi, kasıp kavurdu, orayı savaştan çıkmışa döndürdü. Sonra duyduk ki bir hastane başhekimi dövülmüş, ardından işittik ki üç karaborsacının suratı çarşamba pazarına döndürülmüş. Bir sabah, Sezgin hanımın yolu çevrilmiş, yüzüne tükürülmüş. Tüm bunları yapan aynı adamdı, bizim kuzu Cebbar bey.
İzi yitti bir ara Cebbar beyin. Kent, rahat bir soluk aldı. Ama geçen gün gazetelerde çıkan fotoğrafla, kentin, Cebbar beyle yakından uzaktan ilişkisi olanların yürekleri hırp etti. Cebbar beyin göğsünde çaprazlama fişeklikler, elinde kocaman bir silah, altında da yazı:
"Resimde Canavar Cebbar'ı görüyorsunuz..."
Şimdi tüm kent Canavar Cebbar'ın yakalanmasını dört gözle ve de korkuyla bekliyoruz. Çünkü hepimiz onun sabrından yararlanarak, ona çok şeyler ettik.

Raporumu yazmıştım ki, Salih öğretmen geldi.
- Eh, dedi, bende altı kişi vardı.
Ekledi:
- Bu semtin babaları anaları çalışmaktan gelemezler, başka semtlerin anaları babaları da eğlenmekten gelemezler, dedi.
- Raporuna kaç kişi geldi diye yazdın?
Güldü Salih Öğretmen:
- Kırk veli yazdım... dedi.
Murat Çetin
Kafamı patlatıyorum, son bir haftayı, on beş günü, hatta bir ayı gözlerimin önüne getiriyorum, olayları usuma vuruyor, hayır,ben polislik hiçbir şey yapmadım, diyorum.
Bir kez, tüm akraba, hısım, dost, dayak yiyeceğime yüzde yüz gözüyle bakıyorlar, yalnız bu dayağın ölçüsü ne olacak, onu bilmiyorlardı. Çünkü polisin her suç için. Önceden konmuş belirli bir dayak kontenjanı vardı.
Şu iş için şu denli dayak, bu iş için bu denli dayak.-- Peki, hiç suç işlememiş bir insan için? İşte en fenası bu ya. Dayım öyle diyordu:
— En fenası bu--- İşlemediğin suç için atılacak dayağın ölçüsü yoktur. Bazen yarım gün döverler, bazen bir gün, bazen de bir hafta.
— Hap yutmalısın, dedi küçük amcam.
Karakola gitmezden önce sakinleştirici hap yut, o zaman dayağı sakin sakin yersin. Çünkü sinirlenir, polise karşı gelirsen daha çok döverler.
— Aslına bakarsanız, dedi arkadaşım, bu konuda antreman yapmak gerek. Ben derim ki, antreman olsun diye arkadaşa şimdi bir posta dayak atalım, sabah da bir posta. Karakolda o zaman hiç sıkıntı çekmez. Akıl akıldan üstündür. Komşumuz,
— Banyo yapsın, dedi. İyi bir tıraş olsun. Saç tıraşına, sakalına, gömleğine kafa yı takmasın polisler. Çünkü bir kesimde ben karakola düşmüştüm de, polisler uzamış sakalıma kızıp kızıp ver ettilerdi dayağı.
İçlerinde en güçlü ben çıktım, ne sarardım, ne korktum, sıram gelince içerde da yağımı yedim çıktım. En az da beni dövdüler. Çünkü ne sakalım vardı, ne de tıraşım, gömleğim de tertemizdi. Üstelik hap içtiğim için çok sakindim. Polislere karşı gelmedim. Hatta bana dayak atan polislerden biri :
«İşte, dedi, dayak yiyecek adam bunun gibi olmalı. İnsan böylelerine dayak atmaktan âdeta zevk duyuyor. İnsan efendi efendi dayağını yiyip gitmeli. Şu adamdaki efendiliğe bak, tıraşı, sakalı, gömleği-.. Lütfen ayağınızı biraz daha uzatır mısınız, sopa tam denk gelmiyor da »
Bırakırlar diye bekliyoruz. Bırakmadılar. İfademizin alınması için beklettiler. Bu ara da komiserin nöbeti bitti mi ne oldu, yeni gelen bir komiser, bizi orada bardak gibi dizilmiş görünce, polislere :
— Alın bunları, ıslatın biraz, dedi.
Bu kez benden başladılar. Sırasıyla, babam, amcalarım, dayım, komşumuz ve arkadaşım, dayağını yiyen çıktı. İkinci posta dayakta yine efendiliğim, sakinliğim, temizliğimle birinci geldim. Polisler kutladılar beni.
Hatta komiser de kutladı :
— Nerden öğrendiniz bu denli güzel dayak yemesini? diye övdü.
Ne ifade, ne de bir şey, saldılar bizi.
Eve doğru koşmağa başladık. Şaşkınlıktan hiçbirimizin aklına gelmedi. Gerçekten biz ne için gitmiştik karakola? Öyle ya, bekçi bir iş için çağırmamış mıydı beni? Yoldan döndüm, geri gittim karakola. Komisere:
— Bekçi dün beni çağırmıştı da, dedim.
— Ha adın neydi? diye sordu.
Söyledim. Önündeki notlara baktı:
Ha, dedi, seni bir vergi borcunu tebliğ için çağırmışız. İmzalayın şurayı.
İmzaladım. Tebliği aldım. Komiser, oradaki polise,
— Arkadaşa dayak atmış mıydınız? Diye sordu.
— Biraz önce atmışlardı efendim, dedim.
— Ha öyle mi, dedi, iyi iyi, o zaman gidebilirsiniz

— Felaket Niyazi bey! dedi. Sen ölmüşsün.
— Yapma yahu, ne zaman?
— Sen öleli çok olmuş. Yapılan istihbaratla anlaşılmış. Şimdi ne yapacağız Niyazi bey?
öteki, kıvırcık saçlısı da yetişti geldi, ağlayacak nerdeyse :
— Yandık Niyazi beeey! Şimdi ötekiler terfi etti, kimi de emniyet âmiri oldu, ama biz, şimdi demezler mi bize, ulan ölmüş adamı sekiz aydır izlemeğe utanmıyor musunuz? Bu mu görev, bu mu görev anlayışı, bu mu polis ruhu?
öteki :
— Yandık, dedi. Terfi edelim diye Niyazi beyi izleme işini üzerimize aldık, şimdi büsbütün meslek boyu bize terfi olmadığı gibi belki de...
Kıvırcık saçlısı :
— Belki de işten atarlar, dedi. Altı çocuğum var yahu. Niyazi bey ocağına düştük, sen akıllı adamsın, buna bir çare.
Tıknazı :
— Çare Niyazi bey, çareee!
Umarı var mı bu işin?
— Arkadaşlar, dedim, şimdi tutup hatırınız için pat diye ölsem, elimde değil ki...
Ölemem. Hem ölmem de bir şey anlatmaz, çünkü ben eskiden ölmüşüm. Sonra size, peki, dokuz yıldır kimi izliyordunuz diye sormazlar mı?
— Ulan, dedi kıvırcığı, adam sekiz yıl dır ölmez de, tutar görev bize gelince dokuzuncu yılında oluverir... Ah ne yapacağız şimdi...
Evet, umarı, uman?... Buldum... O denli bir rapor hazırladım, ellerine tutuşturdum ki, iki polisin ikisi de, ikinci günü sevinçle yanıma geldiler.
— Nasıl? dedim.
İkisi birden :
— Sağolun Niyazi bey, sizi izlemeğe devam edeceğiz, dediler.
Raporumun son cümlesi şöyleydi :
«Bu kökü dışarda olan azılı komünistler, asıl öldükten sonra izlenmelidir...»

Ah bir ölseymiş, o zaman o denli ilgilenen olurmuş ki kendisiyle, bir kez başında kalabalık birikirmiş, sonra kendi için telefon kabinine girilir, telefon edilirmiş. Can kurtaran gelirmiş, hastanenin morguna kaldırılırmış, doktorlar inermiş aşağıya, kendi için bıçaklar gelirmiş, otopsiler yapılırmış, raporlar yazılırmış, polisler, savcılar gelirmiş, ilk görenlerin ifadeleri alınırmış, izin verilirmiş gömülmesine, kocaman ak kâğıtlar üzerin de. Mezar kazılırmış özel, cenaze arabası ge lirmiş özel, isteksiz de olsa imam tarafından namazı kılınırmış gömülürken. Ve gömermiş iki işçi, ha babam kürek, de babam kürek. Kefeni bile olurmuş belediye kesesin den... Eh ulan, haklı mıymış şimdi yani bağırmakta, vatandaşın ölüsüyle bunca uğraşacağınıza, dirisiyle bir parçacık uğraşsanız olmuyor mu diye? Olmazmış. O zaman düzen değişirmiş. Titre kendine dön varken, maneviyyat varken, Böyyük Türkiye varken, niyeymiş düzen değişikliği, vatandaş ölmekte hürmüş, o ölür onlar kaldırırmış...

Ve merkeze ilk haber telsizle gidiyor :
— Beyefendi ekibe gerek kalmadı, çünkü bombayı bir adam yedi...
Merkezden ilk buyruk geldi :
— Adamın yanma kimseyi yaklaştırmayın, her an patlayabilir.
Karnı aç adam patlaymcaya dek pastaları yiyor...

Efendim, dedi, geri kalmış uluslarda kadınlar daima aşağılanmıştır. Aşağılandık ları için küfür denir denmez, hemen kadınlar akla gelmektedir. Niçin küfreden biri,
«Senin babanı, dedeni şöyle şöyle yaparım demez de ananı avradını, der?» Bu nokta üzerinde durmanızı rica ederim. Kadın sövülerek de sömürülmektedir geri kalmış ül kelerde. Hatta ben bir kezinde gözlerimle gördüm, gözlerimle tanık oldum. Birisi biri ne karısının yanında sövüyordu, hem de kadının gözlerinin içine baka baka, «Senin karını şöyle şöyle yaparım» diyordu. Adam çok sinirlendi, ötekinin yakasını tuttu: «Ben de senin avradını şöyle şöyle yaparım» de di. Efendim, bir otobüs durağında tüm hal kın gözlerinin önünde oluyordu bu olay. Bu kez öteki adam, bir daha kadının gözlerinin içine bakarak, adama «Senin avradını şöyle şöyle yaparım», dedi. Kadının kocası da, «Ben de senin avradını...» diyerek adamın yakasına yapıştı. Burada noldu biliyor musunuz, kadın araya girdi, kocasına, «Sen deli misin, bana ne yapabilir o?» diye bağırdı. Ama kadının kocası, öyle bir bağırış bağırdı ki, «O sana bir şey yapamaz ama, ben onun karısını saparım» dedi. Kadının kendi namusu ortaya atıldığı halde kocasını kurtarmak için hiç kızmamış göründü. Ayrıca, ken di kocası, başka kadınla ilgi kuracağı için de hiç kıskanmadı. Ve böylece kadın, bir durak insanın önünde aşağılanmış oldu. Ama öteki kadınlar kadına, «Bravo, bir cinayeti önledin» dediler. Oysa ki oradaki kadınlar da aşağılanmışlardı, bunun farkında değildiler.
Ama salt kadınlar mı ki? Geri kalmış uluslarda bir güçlüler vardır, bir de güçsüzler. Güçlüler azdır, güçsüzler çoktur, îşte bu güçsüzler haklarım almayınca küfrederler. Örneğin, güçlü adalet önünde hak lı çıkar, güçsüz haksız çıkar. Güçsüz o zaman ne yapar, çıkar çıkmaz başlar küfretmeğe. Karakolda dayağı yer, eve gelir, başlar evde kendini dövenlere sövüp saymağa... Hı, patrondan hakkını alamaz, patronun yüzüne karşı sövse, işten derhal atılacağını bilir. Onun için akşamı bekler, eve gelince geçer pencerenin önüne, pencerenin pervazını patron yerine koyar, affedersiniz, ana avrat dümdüz gider. Hastası hastane kapılarında sürünür, yatıramaz, koyar ara banın içine, eve dönüşünde başlar baş dok torundan hademesine dek küfretmeğe. Şoför de, «Açılırsın, et abi et, diye ona yardım ettiği gibi, bir kezinde ben bu anasını avradını saptıklarımın eline düşmüştüm de» diyerek söze girişir. Getirir konuyu kendi ara basına, parçacıya söver, trafiğe söver, kendine ceza yazanlara söver, kapıyı hızlı kapa tanlara söver.
— Yani efendim, ben naçizane şunu anlıyorum, dedi; arkadaşlar, halkımızı olayların küfürbaz yaptığını söylemek istiyorlar,öyle değil mi?
— Evet, dedi on'a yakın ağız.
— Yani efendim, ben naçizane şunu anlıyorum, dedi; arkadaşlar, halkımızı olayların küfürbaz yaptığını söylemek istiyorlar, öyle değil mi?
Evet, dedi on'a yakın ağız.
Denetmen kılıklı biri :
— Efendim, dedi, peki o zaman size ben şunu sorayım. Ülkemizde hiçbir olay olma sa, acaba halkımız hiç sövmeyecek mi?
Mırıltılar oldu. Denetmen kılıklı adam,
— Söver, dedi. Bizde sövgü bazen övgü dür de. Örneğin, çok iyi oynayan bir futbol cu için taraftarı şöyle bağırıyordu : «Atar golü anasını avradım saptığım, öyle atar ki işte böyle lark diye atar.» İnsanın akıllısının bile bu şekilde övüldüğünü duydum, «Anasını avradını saptığımın adamı öyle akıllı ki arkadaş», diye. Demem şu ki, bizde sövgü biraz da övgüdür.
Olabilir, dedi biri. Ama ben şunu söylemek isterim ki, bir ülkede şayet tüm şeyler şansa kalmışsa, o ülkede rahat rahat şu küfrü duyabilirsiniz. «Ben böyle şansın anasını avradını...» Düzene akıl erdireme yen işi şansa bağlar. Şansın aslında düzen olduğunun farkında değildir. Şansa söverken bilinçsiz olarak düzene söver. Babadan şansa söven duyar, dayıdan duyar, az sonra düzenin şamarını yedi miydi, başlar kendisi de şansa sövmeğe.
Affedersiniz, dedi ince uzun biri, ben psikologum. Şunu diyorum ki, şayet ulusu muzda bu sövme karakteri olmasaydı, çok tan büyük patlamalar olurdu ülkemizde. Halkımız söverek rahatlamakta, böylece büyük patlamaların önüne geçilmekte. Bu da bilinçli olarak yapılmaktadır. Örneğin, her akşam televizyonda, radyoda söylenen siya si sözler bilinçlidir. Televizyonu izleyen, radyoyu dinleyen halk bu sözleri duyacak, on dan sonra hop oturup, hop kalkarak küfretmeğe başlayacak. ,
Denetmen kılıklı -.
—• Yani arkadaş dedi, televizyondaki, radyodaki o siyasi konuşmaları yapanlar, halk kendilerine küfür etsin diye mi oraya çıkıyor, o sözleri söylüyorlar?
—• Elbette, dedi psikolog. Büyük patlamaların önüne geçerek günlerini gün etmek için her gün bir kişi görev alarak orada bir şeyler geveliyor. Halkın zaten şurasına gelmiş, ha patladı, ha patlayacak, işte o sözler, o gözler, o kaş göz oynatmalar, subabın açılmasına neden oluyor, halk o kaşı gözü, o dili sözü görünce başlıyor küfretmeğe.

Tam bu sırada polis yetişmiş, Hamza Çavuş da donunu sıyırmıştı... İzleyicilerin bir bölümü gözlerini kapamış, bir bölümü de iri iri açmışlardı.
«Ulan işte buna, buna ne denir biliyor musunuz? Ulan bir görün de inanın, Hamza Çavüş'unuzda iş var mıymış, yoksa yok muymuş?»

Türk konukseverdir, öyle ya, var git köyün birine, var git bir yere konukluğa, şöyle bir hafta ye iç yat, her gün de ev sahibine:
«E peki bugün nereye gidiyoruz?» diye sor, cebinden de beş kuruş para harcama, bak o zaman sen gör konukseverliği, seni değnekle mi kovalarlar, yoksa itle köpekle mi?

Hele Fadır, yani ben Fadıl,çok iyi insanımsım. Niyeti biraz daha kalmakmış. Gelip de orada ne yapacakmış, burada hava ve güneş çok güzelmiş. Yalnız hava ve güneş mi, hınzır kız, ekmek elden su gölden, on dönüm bostan, yan gel yat Osman... Bundan iyisi can sağlığı. Kısmet olursa gelecek yıl anne babasını da getirecekmiş.
Kızın niyeti bozuk, bizi de Fadıl gibi İngiltere'nin eniştesi yapacak.
Kıza surat asmaya da gelmiyor. Suratı mı asınca oğlana İngilizce :
Fadır hasta! diyormuş.
Ondan sonra giriyor mutfağa, ne denli limon varsa sıkıyor, limonata yapıyor. Bir limon bu zamanda kaça hınzır kız, bildiği yok ki. Limon yoksa, çay üstüne çay kaynatıyor. Kahveyi bardakla yapıyor. Baş ağrısı na iyi gelir diye, yarım şişe kolonyayı kafama boca ediyor. Rozmeri değil, baş belası mübarek. Atsan atamazsın, satsan satamaz sın. Annesigile her mektup yazışında umutlanıyoruz, ama yazdığı mektubu bize okuyunca umutlarımız suya düşüyor. Gideceği ne ilişkin hiçbir cümle yok, «Maşallah turp gibiyim» mektup buna benzer sözlerle biti yor. Turp nesi, kız oldu pancar, yiyor pilavı, yiyor böreği, it ayağı yemiş gibi akşama dek sorumsuzca, orası senin burası benim, nasıl olsa yanında da paralı gezdiricisi hazır... Kız şiştikçe şişti, şiştikçe şişti, pantolonunun içi ne sığamadığı gün, tutturdu mu bir ağıt.

Hiç bize çatar mı öylesi, spor yapan, yiyeceğine dikkat eden? Koy önüne üç tabak pilav, yesin. Her tabaktan sonra da:
Madır, desin, bizim hanımın boynuna sarılsın.
öyle ya, fadır kaz, madır ördek, bizim oğlansa tavuk. Hani azıcık kıza horozluk yapsa, yüreğime batmayacak. Oysa ki kız belirtiyor da. Beyoğlu'ndan mı ne geçmişler, kızın orasına çimdik, burasına çimdik, kalçaya pençe, omza serçe... Kız havalara uçuyor:
Siz Türk erkekleri çok seksi, diyor.
Bizim oğlanda iş olmadığını anlayınca, iki güne bir Beyoğlu'na. Utanma da yok, açıyor orasını burasını,
Buraya çimdik, buraya bandik, diye gösteriyor.
— Lan oğlum şu kızla ilişki kur!
— O zaman hiç gitmez baba.
— Ne lan yani ben mi saldırayım?
Karım, kızlarım :
Babacığım daha neler? Dediler,

öyle bir Rozmeri almışız ki başımıza, tastamam sırmalı heybe.
Durun başka bir taktik deneyelim, hepiniz hasta olun, tam bir hafta, ne yemek ne aş, ha?
Ne bir haftası? Kız bakkaldan borç aldığımızı biliyor. Daha ilk günden, eline almış fileyi doğru bakkala, doldurmuş gelmiş :
Aman siz yatın kalkmayın!
Sen gir mutfağa, dök saç, iki yemek pişecek malzemeyle bir yemek pişir, üstelik bas içine tuzu. Yemek değil anamın turşusu olmuş. Ne yapsınlar, hemen ikinci günü bizimkiler ayağa kalktılar da tuzlu tuzlu batmaktan kurtulduk.

öyle hoplaya zıplaya dayak yerken, bende can tükendi. Kendimden geçer gibi oldum ve yere yığıldım. Üşüştüler başıma. Oramı buramı karıştırmağa başladılar, ama ben kendimde değilim
artık. Yalnız polislerin,
— Bayıldı, hâlâ sövüyor yahu, dediklerini duyuyordum.
Demek adamlar böğrüme el attıkça, bayılmış olduğum halde :
«Iııhh ananı» diyormuşum.

Bazı günler iki iş, üç iş yaptığım olur. Ayarlarım, birinci işte sağdan vurdurturum, ikinci işte soldan vurdurturum, üçüncü işte tam ortadan vurdurturum.
Gerçi son zamanlarda beni tanıyanlar oldu abicim, daha ben artlarında önlerinde biter bitmez, sanki elli iki Hilman değilmişim de cankurtaran arabası veya itfaiye arabasıymışım gibi adamlar yolun sağına çekilip bana yol veriyorlar, veya iyice gazlayıp önümden kaçıyorlar. Hatta adımla seslenen ler bile oluyor :
Ulan yedibela Nuri, bizim başımıza bela olma da git kimin başına bela olursan ol.
Murat Çetin
"İyi de ayı yüzüme bakıp bakıp elmaları kütürdetmeye başlarsa ben ne yaparım? Kuş değil ki kış diyesin, köpek değil ki oşt diyesin, adı üstünde ayı, ayıoğlu ayı, ne durdan anlar, ne çüşten anlar, tablaların tümünün dibine darı eker."

Çok iyi etmişim. Koyunlar az yemeye alıştılar. Ama anlamadığım, az yedikleri halde daha çok çiftleşmeye başladılar. Anasını sattığımın yerinde bir veteriner yok ki sorayım. Hem bana nesi canım, bana koyun gerekli.

istesem ben bu koyunların ümüğünü sıkarım...
Enayi miyim niye sıkayım, evet evet, yarından başlamak üzere otlarından bir tutam daha alırım... Kızmaz bana koyunlarım, beni çok severler, hem aldığım ne ki canım, bir tutam ot. Ölmezler ya...

Geri kalmış ülke bunalmış kalmıştı. Öyle bir ülkeyle dost ve müttefik olmuştu ki, o ülke kendini hem sömürüyor, hem de her isteğini yaptırtıyordu. Geri kalmış ülke tam anlamıyla bu gelişmiş ülkenin kucağına oturmuş, kıpırdayamıyordu. Geri kalmış ülkenin yöneticileri kamuoyunun baskısıyla birazcık bu kucaktan kıpırdamak isteseler, hop gelişmiş ülke sımsıkı kollarıyla geri kalmış ülkeyi kucağına çekiyordu.
"Uuu sevmiş onu babası, sevmiş onu babası..."
Aslında ülke yöneticilerinin umurunda değildi bu sömürülmek, ama ah şu ülkedeki kamuoyu yok mu, muhalifler yok mu, onlar gazetelerinde, dergilerinde veryansın ediyorlardı.
"Dostumuz, müttefikimiz yine bize kazık attı!.."
Canım dost olan bir dost, müttefik olan bir müttefik hiç kazık atar mı? Atmaz. Mutlaka ikili anlaşmaların birinin içinde vardır bu. İşte onu uygulamışlardır dostumuz, müttefikimiz politikacıları.
Ülkeyi yönetenler, dost ve müttefik ülkeden avantalarını tıkır tıkır aldıkları için (ve de Allah korusun söz dinlemezlerse marşlı murşlu paldır küldür olacakları bildikleri için), bu tür gazete ve dergi yazılarına çok bozuluyorlardı.
Gerçi geri kalmış ülkede demokrasi iyiden iyiye rafa kalktığında bu tür muhaliflerin çanına ot tıkılıyordu ama, ülkeye yarım demokrasi lütfedildiği zamanlar bu gazeteler, bu dergiler bildiklerinden şaşmıyorlardı.
Oysa, gelişmiş ülke herhangi bir karar tasarısı mı çıkaracak gelişmemiş ülke hakkında, bırak çıkarsın, nolacak, adam nasıl olsa dost ve müttefik. Senden büyük, baba bir devlet... E babalığını gösterecek, arada bir kızacak, bağıracak, fırçasını atacak, postasını koyacak değil mi ya? Yani insanın babası yapmıyor mu öyle?
Ambargo mu koyuyor dost ve müttefik?
Varsın koysun, hangi baba çocuğuna harçlık cezası vermez ki?
Her baba verir. Gelişmiş ülke de babalığını gösteriyor, geri kalmış ülkeye ceza veriyor. Seni seni, kim bilir hangi kabahatini gördü. "Bir daha yapacak mısın hı, bir daha üstünü kirletecek misin hı?" Çıkmaz lekelerden kork, çıkar lekeler olduktan sonra baba seni affeder, yine harçlığını cebine koyar.

"Karakol kapısından girdin miydi, yaşlı genç yoktur, herkes orada vatandaştır, herkese aynı işlem yapılır..."
Fısıltının İimUim, kulağıma fısıldadı:
"Hani o lüp lüp dayağını yediğim gün duvarda gördüm, orada yazılıydı, 'Burada tüm vatandaşlara eşit işlem yapılır...'

Gafur'a karşı hepimiz dikkatli oluyorduk. Olanağını buldu muydu, hemen bir çakmak, bir tarak aşırıyordu. Pişmiş köfteyi kaşla göz arasında ağzına atmasıyla yutması bir oluyordu. Olanağını bulursa, koynuna bir iki simit atıyor, çocuklarına götürüyordu. Karpuzları tüküre tüküre parlatırken, "İçine tükürdüğümün gominisleri, sizi gidi" diyordu.
Köftenin kömürünü üflerken, kızarmış gözlerle,
"Yıkacaklar lan bu memleketi yıkacaklar bu gominisler" diyordu.
Avantasını aldığı günlerde de,
"Allah razı olsun lan şu gominislerden, onlar olmasaydı şu parayı nerede görürdük?" diyordu.

"Öteki yaptıkları da bunun gibiyse, karın bir sergi açsın!"
"Anlamadım?"
"Anlamayacak ne var, o zaman kebap gerçek kebap olur, dolma gerçek dolma olur. Resimleri satarsınız, para kazanırsınız?"
Hamza Beyin o uyarısı olmasaydı, şimdi benim karım yemek ressamı olmayacaktı.

"Ne iş yaparsın bakalım sen?"
Eliyle karakolun içine doğru kaktırıyordu.
"Memurum."
Kitabın arkasına baktı:
"Hem memursun, hem de bu parayı verip nasıl alabiliyorsun bu kitabı?"
"Sigaram, içkim yok, geceleri de evden hiç dışarı çıkmam."
"Eh o zaman galiba bu gece konuğumuz olacaksın."
"Neden komiser bey?"
"İşin içinde kitap var ulan! Ya yasak kitapsa bu ha?"

Altına benzettiğim madalyaları alıp tanıdık bir kuyumcunun yanına gittim. Tanıdık dediysem, kuyumcu çocukluk arkadaşım, yoksa öyle geçim sıkıntısı içinde olan biz, her gün altın alıp altın satacak değiliz.

Heye lan, öyle mi ne, bu adamda bir kurum oldu ki demeyin gitsin. Eskiden bitlenmiş tavuk gibi boynu yerde giderdi, şimdi kafasını Denizli'nin horozu gibi dikip geziyor.)

"Amcama helee, marklar, .sterlinler, franklar ve dahi dolarlar, yeşil yeşil... Ahh ahhh, şu zeytinlik benim babamda olacaktı ki..."
"Yidi oğlum baban yidi, sattı sattı yidi, nah böyle şimdi de küçük çocuk pipisi gibi ortada kaldı."

En iyisi ben de fil gibi yapayım, terim de biraz soğumuş olur dedim, uyumak istedim. Amma yapsatçı öyle duvarlar yapmış ki, haydi duvarlar kalın olsa, hiç olmazsa sesleri birbirine karıştırmam, ama yandaki iki daireden gelen sesleri birbirine karıştırıyordum.
Bu yandaki kadın hırçın hırçın bağırıyordu:
"Niçin gözlerini ayırıp bakıyorsun o kadının bacaklarına ha, niçin?"
"Sana bundan sonra şeftali yok..."
Şimdi bu, "Sana bundan sonra şeftali yok" diyen kadın, kocasını başka kadının bacaklarına baktı diye kıskanan kadın mı, yoksa üzerini kirletti diye bundan sonra çocuğuna şeftali vermeyecek olan başka bir kadın mı? Çık çıkabilirsen işin içinden ve de uyu uyuyabilirsen?
"Benim bacaklarım daha güzel..."
"Çabuk çıkar donunu..."
Haydi bakalım, iki tümce daha, aynı kadından mı, yoksa biri bu duvarın ötesinden, öbürü de şu duvarın ötesinden mi geliyor?
Breh, buranın gecesi nasıl olur? Gece yarısı nasıl olur?

"Aklını başına topla Abdi, sevgini içine göm Abdi, gücünü fırçana ver, duvarlarda harikalar yarat Abdi, sen bu kızı unut Abdi!.."
Abdi o kızı unutur, bu kez başka bir kıza tutulur. Koşar gelir yine yanıma. Bir huyu var bu oğlanın, bir kıza tutulmaya görsün, hemen elindeki işi bırakır, koşa koşa bana gelir, sanki müjde verecekmiş
gibi.
Murat Çetin
Önce vatmanın yanından bir ses yükseldi. Ben ne olur, ne olmaz diye delikanlının önüne bir ayak koydum. Onun kadar ben de anlıyordum futboldan. Sert bir gıcırtıyla tramvay birden durdu. Bu seferki fren daha müthişti. Delikanlı, havada bir savruldu. Gene kız bana kalmıştı. En biçimli yerlerinden kavrıyarak, en ustalıklı bir oturuşla çöküverdik. Bu sefer, oturanlar bile kaymıştı koltuklardan. Kızdan azar işitmemek için: «Ahh!» diye bağırdım. «Kırıldı ayaklarım!» Gözlerimi kapamış, geçmiştim kendimden. Kız kollarımdan sıyrıldı. Ayağı kırılmış bir kurtarıcıya,
sövmenin yersizliğini düşünüyor gibiydi.

Kimden aldın bu haberi söyle bakalım?»
«Bir arkadaştan öğrendim!» dedi.
«Hangi gazetede çalışıyor?»
«Hangi gazetede mi efendim?..
Affedersiniz... Söyliyemiyeceğim!»
«Devlet sırrı mı bu be?»
«Efendim?..»
«Söyle diyorum sana... Hiçbir şey saklanmaz Yazı İşleri Müdüründen!»
«Efendim, bendim o!.. On sekiz yaşındaki kızla basılan!..»
«Ne? Sen miydin? Tuuu!.. Yazık senin kalıbına 'kıyafetine! Utan be, utan biraz... Böyle mi verilir bu haber be? İki satırla geçiştirilir mi bu olay? Röportaj yazar insan, röportaj! Yazık sana... Ben senin yerinde olsaydım şöyle başlardım: Yağışlı bir gece... Kaldırdım paltomun yakasını...»
«Efendim, hava yağışlı değildi... Paltomu da giymemiştim!»
«Giydim, dersen kıyamet mi kopar?.. İşe biraz gizlilik katmak lâzım... Ne diyorduk, kaldırdım paltomun yakasını... Önümde yirmi, yirmi beş yaşlarında bir genç yürüyordu... Önünde yürüyen genç kim, biliyor musun? Sensin o! Birden karşıda sarışın... Uzun boylu...»
«Sarışın değildi efendim!»
«Sarışın olmamış da esmer olmuş... Ne kaybedersin?..
Derken bu delikanlı giriverdi kadının koluna... Giren kim?»
«Ben tabiî!»
«Evet, sen!.. Ama üçüncü kişi olarak yazdığın için böyle yazmak zorundasın!.. Yazı böyle yazılır işte.

«Öyleyse yansın, kül olsun, namussuz ev!» diye, ensesine kadar kızardı.
Anlaşılıyordu işin içinde bir namussuzluk olduğu... Seyyar Hüsnü:
«İftiradır, sen boş ver böyle dedikodulara...» diye, boş atıp dolu tutmak istedi.
«Ne iftirası be! Herifi çıkarken gördüm evden!»
«Yaptır bir suçüstü...» diye* bekçi tahsildarı akıl öğretti.
«Yaptıracağım, yaptıracağım amma...» «Ee, ne duruyorsun?»
«Çocuk var arada... Anasına değil, çocuğa acıyorum!»
«Bir çocuk değil mi? Nasıl olsa, büyür gider... Bakma gözünün yaşına!»
Emlâkçı Sait: «Peki!» dedi, «Kimmiş bu ırz düşmanı?»
Nuri Yalçın, son bardağı da dikti:
«Bizim komşulardan... Üç çocuğu var, namussuzun!..»

«Aşmalı bu namussuzları... Ulan, ekmeğin mi eksik, suyun mu?» diyen Hurşit, daha çok işin alayındaydı: «Çay kıyısında tarla alırsın, sel için... Kırkından sonra kız alırsın, el için!» diye açıktan açığa taş da atıyordu.

Kitabım renkli olacak. Kuşe üzerine.» «Kuşe mi? Nerden buldun?» «Daha önemlisini buldum, para!» Arkadaşım alçak gönüllülük etmiş. Meğer paradan daha önemlisini bulmuş. Zengin, sanat ve gençlik âşıkı bir hanımefendi ile tanışmış!

Ne yapmalıydı şimdi!
Karavelli kadın, açıktan açığa gülüyordu pencerede. Bir ses duyulmuyordu ama gülüyordu işte. Gözleriyle yanaklarıyla, saçlarıyla gülüyordu. Ah böyle gülmeseydi de kancıkça bir kahkaha atsaydı! Hiç olmazsa ona bir şeyler söylemeğe çalışır, ferahlardı. Hayır, öyle sesli, gürültülü gülmüyor, ezercesine, kahredercesine gülüyordu.

«Peki, İstiklâl Savaşı'ndan sonra bir daha gazete çıkmadı mı?»
«Çıktı ama, kulak asma. Biz onlara ilân gazetesi diyoruz. Artırma, eksiltme ilânları çıkar. Bir de büyüklerden gelenin gidenin adlarını yazarlar.» «Gelen giden olmazsa?» «Vali ne güne duruyor? Eve giderken arabası benzinciden benzin alsa, hemen bir makale. Muhterem valimiz benzin satışlarını inceledi, diye... Arabası bozulup yaya gitse, tamir edilmekte olan Ankara yolunda incelemeler yaptı, diye bir makale daha!..»

Elindeki kâğıtlara yapışarak:
«Bunları tek başıma doldurmam gerek. Çok gizlidir. Evinizde kaldığım yukardan öğrenilirse sizin için de iyi olmaz!» dedim.
Aklı yatar gibi olmuştu. Kendini bir an çok aşağılarda görür gibi oldu. Yerlere kadar eğildi. Elimi uzatsam öpecekti:

«Canım» dedi, «Uzun lâfa ne hacet... akşama gel de gör!»
Sonra gıdıklanmış gibi gülüşler, öpücükler... Aldığı cevap onu hiç memnun etmediği için Burgaz'ın güzelliğine geçti.
Pazara Heybeli için söz birliği ettiler. Sonra yine öpücükler, yine gülüşler! Genç kız kulübeden kan ter içinde çıktı. Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Kulübeden değil, sanki yataktan çıkıyordu.

Telefon başkadır azizim... Sen bakma o densizlere... Uzattılar mı «küt!» kesersin... En iyisi bu! Aldırma! Sen iş adamısın. Senin bir saniyen bin lira... Hele böyle günde... Seyficiğim senden bir ricam var... Alo! Seyfi! Seyficiğim! Alo!... Hay Allah kahretsin... Ne oldu yahu? Alto! Seyfi! Telefon değil, ömür türpüsü bunlar... Kapandı!... Ulan sakın Seyfi kapamış olmasın! Yapar da! Beyin kıymetlidir zamanı! Eli para gördü çünkü. Saygısızlık da parayla değil ya! Şimdi at tekliği! Aç telefonu, dipten doruğa bir boya! Hele sen uyma şeytana Apti! Bozma terbiyeni!»

«Anneciğim» dedi, «Artık yedi yaşına girdim. Bana da bilet al!»
Zaten sinirleri bozuktu annesinin. Daha beş derneğin başkanı olsa bir başöğretmen parçasına sözü geçmiyecekti: «Sus, terbiyesiz!» dedi. «Sen büyüklerin işine karışma!»
Sağlı sollu iki çimdik attı. Sevimer, büyüklerin işine bir türlü akıl erdiremiyordu ki...
Pek küçüktü daha!... Ya beş yaşındaydı, ya da yedi... Altı da olabilirdi. Hele bir sekiz olsun!

«Ya oyumu sana vereceğim diye kandırırlarsa seni!»
«Kandıramazlar, oylarını bana vermezlerse ayakkabının ikinci tekini alamazlar ki...»

«Temiz para! Eee, önümüzdeki bayramda gene on çocuğa birer Beykoz kundurası giydirirsin dernek adına!»
«Kundura mı dedin! Bizim dernek, senin bildiğin öyle hayırsever kadınlar kurumundan değil! Ben bu gecenin geliriyle bir İsveç gezisi düşünüyorum. Üyelerimiz görsünler, eloğlu nasıl çocuk yetiştiriyor. Biz çocuk deyince ilk önce pabuç geliyor aklımıza. Oysa çocuk pabuçsuz da büyür... Eğer pabuç lazımsa bizim takunyalar ne güne duruyor. Doktor Şol takunyalarının bizimkilerden ne üstünlüğü var! İşin en önemli yönü çocuğun pabuca değil, eğitimi, ahlaken gelişmesi ve üstün moral sahibi olması.»