Rıfat Ilgaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rıfat Ilgaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Çetin
Bizim Nizamettin Bey'e diyorum, bu kömürde iş yok, kıy paraya... Nizamettin Beyde diyor ki...» Öğretmen emeklisi:
«Ne o? dedi, Gene Nizami Bey, Nizamettin Bey mi oldu? Ulan fırıldak gibi adam be! Gericiler ağır basınca Nizamettin... İlericiler kıpırdanınca Nizami Yalçın oluyor. Kendisine sorarsan İttihatçıdır. Kurban olayım böyle İttihatçıya!

«Doğuda Vali'ydim. Ankara'dan sıkı emirler geliyordu. Çarşaf da çarşaf diyorlar, başka bir şey demiyorlardı. Çağırdım Emniyet Müdürü'nü, Jandarma Komutanı'nı... Kimin sırtında çarşaf görürseniz, ananız bile olsa tutup yırtacaksınız, hem de çatır çatır, dedim! Başka çare yok! Buradan öte vilâyet yok, huduttayız! Anladınız ya!»
«Tamam! Yaşa Hurşit Bey! Yürürse bu iş böyle yürür. Asacaksın daha olmazsa! Halk cahildir, halk
görgüsüzdür, başka çare yok!»
«Duuuur! Yavaş ol!» dedi, Hurşit Bey, «Polis, jandarma cayır cayır çarşaf yırtmaya başlayınca bir cayırtı da halktan koptu. Tamam dedim, halka görünmenin tam sırası... Ağır olun dedim, bizim zabıta kuvvetlerine. Şimdi sıra bende. Bırakın çarşaf marşaf yırtmayı. Vilâyet gazetesinin başyazarını çağırttım. Yaz, dedim, demeç veriyorum: Bundan böyle yalnız ve yalnız genelev kadınları giyecek. Günahkârların kendilerini halktan gizlemeleri için! Peçe bile takabilirler!» Cevdet Barlas:
«Sonraaa?» diye baktı yüzüne.
«Sonrası mı olur artık, bir tek çarşaflıya rastlayana aşkolsun, şehir sokaklarında! Biz böyle yaptık valiliği dostum!»

Acem Hüseyin, içerde söylenip duruyordu:
«Çay değil, toz bütün bunlar... Enfiye diye al, burnuna çek! O eski Akkuyruk'lar.Seylân çayları...» Acem Hüseyin her sabah böyle söylenecekti elbet... Söylenecekti ki bir avuç tozdan tavşan kanı gibi çay demlemenin ustalığı çıksın ortaya!

«Hiç yakalanmış hırsızı, göz göre göre salıveren hâkime de rastlamamıştım!» Öğretmen emeklisi:
«Hayrola!» dedi. «Vukuat mı var!»
«Ekmek çalan biri beraat etmiş!» Takmaz Niyazi karıştı lâfa:
«Asmamışlar demek!»
«Hiç olmazsa altı ay vermeliydi Hâkim. Haydi diyelim ki beraat ettirdin, ne demeye gazetelere
verirsin. İt uğursuz okusun da fırınlara saldırsın diye mi?» Yargıç emeklisi Nihat Haktanır:
«Hiç üzülme sen!» dedi, «İt uğursuz gazetedeki yazıyı okumaya başladığı gün ekmek çalacak adam kalmaz memlekette...»
«Ne olursa olsun... Hırsız, ekmek de çalsa cezasını bulmalı! Ne olur sonumuz!»

«Arkadaşlarla şöyle bir tarayalım dedim... Doğu'ya yardım için... Sorma komşu! Bir dokun, bin ah işit... Torbasızın karısı ne dese beğenirsin. Sizde varsa bize bırakın gelmişken, dedi, «Kızımı okuldan aldım, pabucu yok diye.» İki yüzden fazla kapının ipini çektik, ikiyüz lira toplayamadık!» Öğretmen emeklisi:
«Doğu'da açlık kaldı mı ki...» dedi.
«Kaç kuruş yardım yaptın?..»
«Tam elimizi cüzdana atalım dedik, bir Bakan, 'Doğu'da açlık yenildi' diye beyanat verdi.» Az konuşan Malmüdürü emeklisi:
«Yalan mı?» dedi. «Açlık yenilmiş. Afiyet olsun! Açlık bile yenilip tüketilmiş!»

«Şalvar ıslanmalı, içerden mi, dışardan mı? Yahu şalvar dedim de aklıma geldi kurtçulardan biri parti kuracakmış. Toplayacakmış adamlarını da...»
«Sana ne, kuracaksa...»
«Sana ne olur mu? Ulan, ben tabelâcıyım, iş çıksın bize de... Geçen gün, bir makarna tabelâsı ısmarladılar. Bin lira istedim. Vermem dedi... Sen verecek değilsin ki dedim, makarnayı yiyen verecek... Adamın aklı yattı. Arkadaş, sağcı partilerde çok iş vardır... Hitler ortaya çıktığı zaman propaganda masraflarını top fabrikası sahipleri vermiş, verdiğinin yüz katını ilerde çıkartmak için.»
«Bizde top fabrikası mı var be!»
«Her memlekette top dökmek âdettir. Millet nedense hoşlanıyor kuru gürültüden. Bizde de kuru
sıkı Ramazan topu atılır... Dedim ya...Avrupa'da bu gibi partileri ya gericiler destekler, ya da büyük fabrikacılar... Bizde de celepler, tefeciler, kabzımallar, toptancılar arka çıkar. Hitler Yahudi düşmanıydı değil mi? Bizim sağcılar Yahudi dostu! Bütün Yahudilerimiz, ırkçıların can dostu! Turancılar, bağırıp çağırdıkça yağ bağlıyor yürekleri... Neden mi, diyeceksin... Sağcılarımız
sıyırma kantar devletçiliğe karşı da ondan, «Hadi açın keselerin ağzını» diyorlar, açıyorlar. Karga mandayı hayrına bitler mi? Her şey karşılıklı...»

«Yükü tuttun bu günlerde... Patron oldun! Her gün karşıdaki arsada iki tabelâ yatar, tabut kapağı gibi...»
«Patronlar için parti mi yok, memlekette... Açmaz bizi bu partiler... Bizim tulum leş gibi tiner kokar. Girelim desem de sokmazlar içeri. Burunları rahatsız olur onların. Abi be, sana bir şey diyeyim mi? Biz bilmeyiz haddimizi. Bakmayız da donumuzun yırtığına, rüzgara karşı gideriz. Neyimize gerek ırkçılık bizim! Aç açına insan kalkar da taa Orta Asyalar'a gider mi? Atalarımız zor kurtarmış kendilerini oralardan! Enver Paşa gitmiş de ne olmuş! Bilirsin sen!»

«Ben sahra postalarında çavuştum seferberlikte. Herifler bayılırlardı maydanoza... Bayağı kaz gibi otlarlardı. Sonra maydanoz deyip geçmeyin, ilâç bile yaparlar maydanozdan... Çok şifalı olduğunu söyler eski hekimler... Uyandırır derler erkekliği...»
Öğretmen emeklisi:
«Öyle mi?» dedi,«Ben hiç sanmıyorum!»
«Neden yahu?»
«Çok yerim de, avuç avuç... Ya maydanozun eski hızı kalmamış, ya da bizim hızımız.» Sağlık memuru Ali Derman, Cemal Zülfü'nün kulağına eğildi
«Üç tutam karabiber. Turp tohumu... Nöbet şekeri... Yarım fincan da zerdeçal...»
«Olmaaaz!» dedi Mal müdürü, «Hindistan cevizi rendesi olmadan macun, bir şeye benzemez... Sonra efendim havuç... Havuç deyip de geçmeyin!» Sağlık memuru:
«Ben el yazması bir kitapta gördüm, cevzi bewa... diyor. Mısır çarşısı'nda aradım, buldum, koydum benim tertibin içine... Allah sizi inandırsın, benim sekiz numara var ya... İlhan! İşte bu tertipten peydahlanma...»
«Zerdeçalı biraz fazlaca koymuşsun. Oğlan, kayısı gibi sapsarı çıkmış!»

«Sen keyfine bak! Bir kurt masalı geldi aklıma... Kurtların en sevdiği şey neymiş biliyor musunuz. Ne kuzu eti, ne koyun ciğeri... Hiçbiri değil... Bayılırlarmış eşek kulağına... Kurt eşeğin, eşekliğini iyi bildiği için birden atılmazmış üzerine... Eşeği karşıdan görünce başlarmış yatıp yuvarlanmaya... Bir gün eşeğin biri, otları karnına kadar çıkan bir çayırda yayılırken taaa karşıda kurda benzer bir yaratık görmüş. Otlar öylesine diri, öylesine tazeymiş ki, başını yerden bile kaldırmamış. Kurt onun vurdumduymazlığından faydalanarak sürüne sürüne biraz daha yaklaşmış. Otlar ne kadar gizlese de gene yarı belinden yukarısı kabak gibi ortada... Eşek bir ara başını kaldırıp bakmış. Değil, demiş, kurt böyle olmaz! Kurt bu kuşkulu bakışlardan kurtulmak için başlamış oynaklanmaya... Sıpalar gibi atlayıp sıçramaya. Eşek, gözünün ucuyla yaklaşan kurda bir daha bakmış:
«Hayır!» demiş. «Kurt değildir bu... Kurt dediğin avını görünce hemen sıçrar üzerine. Böyle oynaklayıp durmaz!»
Kurt bu kez de eşeğin kuyruk tarafına kaymış, bakışlarından kendini kurtarmak için... Eşek onun bu kaymasını görünce büsbütün umutlanmış:
«Böyle kurt olmaz!» demiş,«Kulağı bırakıp kuyruğa bakan kurt daha dünyaya gelmemiştir!» Kurt da kurtmuş hani! Saatlerce beklemiş. Varlığını eşeğe lam unutturduğu sırada, hop, birden atlamış üzerine! Önce burnuna atmış pençesini, sonra yapışmış kulaklarına. Eşek böyle kıskıvrak sarılıp sarmalandığını görünce yana yakıla başlamış yaygaraya:
«Oymuş!.. Oymuş!.. Oymuş!.. O!.. O!.. O!.. A!.. A!.. A!.. İL I!.. İ!..»»

İki kafadar peydahlanmıştı, kıraathanenin ortasında... Birinin elinde bir tepsi... Öbüründe bir koçan... Sokuldular emeklilerin masasına:
«Selâmün aleyküm!» dediler.
«Aleyküm selâm!»
«İmanlı din kardeşlerimiz! Bu geceki lodosta Eyüp Sultan Camii şerifinin minaresi uçtu, tam üst şerefenin hizasından. Bu mübarek Ramazan-ı Şerifte acele tamiri için makbuz kesiyoruz. Gelin, siz de bu hayırlı yardıma katılın! Sevabından mahrum etmeyin kendiniz!»
Tefeci Hayri Efendi'ye sokuldu ilkin:
«Sizden elli lira mı?»
«Al şu beş lirayı helâlinden!.. Karınca kararınca...»
Beş lira da Hurşit Bey çıkardı. İş tavsamıştı başlangıçta. Topsakal yapıştı cüzdanına, bir ellilik attı. Bunu gören koçancılar coştular birden:
«Sağol Hafız Efendi. Mekânın cennet olsun!»
Hocanın bağışı işi hızlandırmıştı. Makbuzlar on liradan aşağı düşmüyordu. Tepsinin üstü kabardıkça kabardı. Emekliler temizlenince geçtiler öbür masalara.
Öğretmen emeklisi:
«Kelle sağ olsun cihanda, hiç külah eksik değil!» diye bir mısra yuvarladı. Herkes uyanır gibi olmuştu. Bir kuşku düşmüştü içlerine.
Top sakal bir ara kalktı yerinden. Kapıya doğru yürüdü. İki koçancıya sokuldu, yavaşça:
«Yürüyün çocuklar!» dedi, «Bu dereden bu kadar balık avlanır! Dolmuş durağında bekleyin beni. Biz de emekli kahvesidir diye boş hayallere kapıldık. Nerdeyse benim, tav için attığım elliliği yürüteceklerdi!»

Üniversitede Kalem'de çalışan Bülent:
«Gene dünyasına darıldı emeklilerden biri galiba?» dedi, «Cenazeye gidecekler.» Arkadaşı Behçet:
«Yok, hayır!» dedi, «Keyifli görünüyorlar. Bir yas havası yok!»
«Canım, onlar sıranın kendilerinden atladığını görünce de keyiflenirler. Bilirler her saniye topun ağzında olduklarını.»
«Bak, bak! Bizim Barlas, madalyasını da takmış!»
«Daha iyi ya! Bu madalya cenaze günlerinde değil de bayram günlerinde takılmaz mı?»
«Ölen için cenaze... Geride kalanlar için bayram!»
«Ama var bir şey!»
«Ölüm için değil bir araya gelişleri... Saat ikiyi geçiyor. Öğle namazı çoktan kılınmış olacak.»

Boyabatlılar bir teşkilât!.. Erkekleri kıyak hademedir haaa!.. Kızları hizmetçi!.. Neyse... Hafta geçmeden verir Şişli'de bir apartmana, üç yüz liraya. Aylık da yüz lira!.. Kızı giydirirler, kuşatırlar, şehir kızından farkı kalmaz. On beş gün mü, geçer aradan, bir ay mı, buzdolabındaki pirzola yüzünden bir kavgadır çıkar. Ertesi gün kız babasının yanında...
Hanımefendi de peşinden damlar. Hadi kız, gel gidelim, der. Hacer oralı değil! Anan yahşi, baban yahşi, kız gitmez, gitmez!.. Hanımefendi arkasına bakaaa baka döner gider.»
«Öyle ya!.. Zorla da götüremez ki!» Aradan iki gün geçmeden Hacer başka kapıya... Dört yüz de yeni evden alır...»
«Aylık?»
«Aylık yüz elli! Kız bir ay durmaz ki aylık alsın! Oradan da bir bahane bulup kirişi kırar, iki hafta geçmeden.»

«Tabiii o zaman altı yaşında ya var, ya yoktu. Parmak kadar çocuk da hiçmetçiliğe verilmez ya... Onu da evlâtlık diye veriyor, kısır bir hanımefendiye. Hepsinden de baskın çıkıyor bu bacaksız.» Nevzat birden dikildi ayağa:
«Bakın, bakın!» dedi, «Bir Ford giriyor sokağa... Hayriye'nin dediği doğru demek... Kaçıracaklar demişti ablamı...»
Hasbi Efendi:
«Allah, Allah!.. Herkes bildikten sonra, bu nasıl kaçırmak böyle!.. Vardır bir oyun bu işin içinde!»
«Hayır, kaçıracaklar!»
«Olabilir de... Neyse gelelim hikâyemize... Bacaksız hepsinden de baskın çıkıyor. Şalvarla veriyorlar bir eve, evlâtlık... Üç yüz, beş yüz liraya... Giydiriyorlar kuşatıyorlar. İstanbul çocuğundan ayırabilirsen, aşkolsun! Bir gün sözde babası görmeye gidiyor kızını... Bir yapışıyor babasının boynuna ki, sorma! Sakız gibi... Ayırabilirsen ayır! Ağlar da ağlar... Durmam bu evde diye tutturur. Eh n'apalım derler al götür bari... Çiçek gibi döner eve. Gelir gelmez giydirirler şalvarı, bu sefer başka bir kısır hanımefendiye... Köyden yeni gelmiş şalvarlı çocuğun alıcısı çok olur. Düşünün, ayda bir ev... Her evden üç yüz, beş yüz lira... Allah ne verdiyse. Üst baş da cabası...»

«Hocanın biri cerre çıkmış, bir zamanlar!» diye başladı, «İnmiş konuksever bir köye. Açlıktan zifiri kesilmiş hocanın. Gözünü karartmış, Peygamberin devesi gibi çökmüş, karşısına çıkan ilk biçimli evin önüne! öyle ya, deve bile hamur yutturacak evi hesaplayıp çökmüş olacak. Hoca da öyle yapmış. Evin erkeği çiftinin çubuğunun başında. Evin kadını, oğlundan bir çömlek pekmez göndermiş hocaya. Bir de somun... Hoca batırıp batırıp indirmiş gövdeye. Bakmış ki, ekmek batırmakla çömlekteki pekmezin tükeneceği yok. Çocuktan bir kaşık istemiş. Başlamış bu sefer kaşıklamaya. O da olmamış, kaldırmış çömleği dikmiş. Lıkır lıkır... Hâlâ tüketememiş çömlekteki pekmezi. Oğul, demiş pekmeziniz halis üzüm pekmeziymiş. Siz böyle her gelen Hoca'ya bol bol pekmez çıkarır mısınız? Yok, demiş çocuk, çıkarmayız! Hani Hoca biraz da böbürlenmemiş değil. Ya, demiş; çıkarmazsınız demek? Peki, bana neden bu kadar bol pekmez çıkardınız? Oğlan, neden çıkaracağız demiş, küpe sıçan düştü de... Ziyan olmasın diye çıkardık. Hocanın kavuk tepesinden fırlamış. Kaldırdığı gibi pekmez çömleğini vurmuş yere; tuz buz etmiş. Olandan bitenden ürken çocuk, seslenmiş içeri. Anneee! Hoca, babamın sidik kabını kırdın!»

«Üç metre, kupon. Halis İngiliz! Dört yüz lira! Tam dört yüz! Metelik aşağı olmaz. Sizi kumaştan anlar dediler de geldim. Bir Ocak Başkanı, daha aşağı kumaş da giymemeli!»
«Ne olursa olsun. Çok pahalı!»
Kaçakçının hiç minneti yoktu. Kumaşı topladı, katladı, çantaya koydu. Fermuarını da çekti:
«Hadi eyvallah!»
Ocak Başkanının içi gitmişti ya. Böyle alış verişlerde çok tecrübeli sayılırdı. Adam az sonra nasıl olsa dönüp dolaşıp gelirdi.
Kaçakçı kapıdan çıktı. Dışarda bekleyen arkadaşının elinden ikinci çantayı aldı, kendi elindekini ona verdi. Çantalar tıpa tıp birbirlerinin benzeriydi. Bıraktığı çantadaki kumaşlar halis İngiliz'di ama, aldığı çantadaki iki parça kumaş yerlinin de en bayağısıydı. Desenleri, renkleri benziyordu sadece.
Ocak Başkanı karşında kaçakçıyı görünce kendi anlayışından ötürü böbürlerndi:
«Dört yüzün çok fazla olduğunu sen de anladın değil mi?» diye sordu.
«Dört yüz hiç fazla değil. Bu gece memlekete dönüyorum da. Yirmi beş eksik olsun!»
«Üç yüz iyidir!»
«Üç yüz elli!»
Kaçakçı masanın ucunda duruyordu.
«Tamam mı?» dedi.
«Tamam!» dedi.
Kaçakçı kumaşı çekti, çantanın dış gözünden bir kâğıt çıkardı, sardı. İple de bağladı:
«Buyur, güle güle giy!»

«Bunlar oradan getirdikleri... Ya bıraktıkları?»
«Bir zeytin dalı, bir de plaket!»
«Plaket mi?»
«Üzeri yazılı bir çelik levha!»
«Ne yazılmış üzerine?»
«Biz bütün insanlık adına, barış için geldik buraya!»
«Savaş için geldik diyemezler ki!» dedi Barlas, «Bu adamlar, nerde bir tek insan görse onunla savaşmadan yapamazlar!»
«Ya savaşırlar, ya da dolarla satın almaya kalkarlar...»
«Ayda savaşacak tek insan bulamadıkları içindir, barış için gelişleri... Bununla birlikte ayda ne var ne yok daha belli değil! Hele getirilen topraklar bir incelensin... Mikrop mu var, bakteri mi, bir anlaşılsın... Bir de bakıyoruz ki aydan getirdikleri mikroplar biraz kendilerine geldikten sonra bize savaş açmışlar, almışlar dünyayı elimizden!»

«Gittiler, geliyorlar, kazasız belâsız!» Lâfın yuları Şoför Cemil'e geçmişti:
«Kaza da olmaz, belâ da! Herifçioğlulları tam uykularını alıp direksiyon başına öyle geçiyorlar! Bizim gibi uykulu uykulu kullanmıyorlar arabalarını! Üç kişi içerde! Uykusu gelen çekiliyor geriye! Geçen gün bizim takayla Urfa'ya kadar gittim geldim. Gözlerimi kırpmadan! Aya gitmek iş mi be! Onlar kabadayıysa Urfa'ya gidip gelsinler bakalım!»
«Peki seni bindirseler gider misin, bu ecel teknesine!» diye sordu Zülfü Bey.
Şoför Cemil:
«Neden gitmeyecekmişim!» dedi, «Uyku dersen uyku! Kayıntı dersen, kayıntı! Üst baş da patrondan! Yol dersen ayna gibi! Ne geriden sollayan var, ne karşıdan toslayan! Bir de gidip geldikten sonra on beş gün karantina! Gel keyfim, gel!»

«Valla Beybaba!» dedi, «Ben baktım baktım da o dedikleri şeyden göremedim bu Yılanların Öcü'nde. Sıkı filim... Bir Irazca var ki muhtara bile sert yapıyor. Avukat gibi karı. Köyün erkekleri tüm yılıyor ondan.»
Komutan emeklisi atıldı:
«Hah!» dedi, «Tamam! Kendi ağzınla yakalandın işte. Bir kadın, köy yerinde, hem de cahil bir kadın, tutar da köyü idare eden bir otoriteye kafa tutarsa , bu komünistlik değil de ne? Komünistin boynuzu kulağa mı olur!»
«Sonra bir Kaymakam var?»
«Nasıl, Kaymakam sivil mi?»
«Evet Beybaba, sivil... Ama ne Kaymakam! Geliyor köye... Daha köye girmeden bu Irazca Ana'nın dertlerini dinliyor yolda!»
«Olmaz böyle şey. Öyle Kaymakamlar yaramaz bize. Eee Muhtarın evine inmiyor mu?»
«Suratına bile bakmıyor.»
«Nasıl olur? Kaymakam dediğin köye indi mi, doğru Muhtar'm evine iner. Demek, filimde inmiyor ha! İşte burası da çarpık! Kaymakam dediğin, önce Muhtar'la temasa geçer. Ne var, ne yok, köylü hükümetten hoşnut mu, değil mi? Bir sızıntı var mı, yok mu, sormazsa, yani o filimde sordurulmazsa bir kurt yeniği var, demektir.»

«İngiliz'in biri, Arap sömürgelerinden birinde vazifeliymiş!» diye başladı, «Bir gün trene binip uzak bir yere gitmesi gerekiyormuş, İngiliz'in. İstasyona ininceye kadar tren, düdüğünü çekmiş, almış başını, düzülmüş yola. İlk istasyonda biraz fazla bekleyeceğini hesaplayan açıkgöz İngiliz, peşinden yetişmek için, bir eşek kiralamış hemen, düşmüş yola. Eşeğin sahibi de dili bir karış dışarda, koşarmış eşeğinin arkasından. Kan ter içinde kalan Arap, başlamış ne kadar küfür bilirse verip veriştirmeğe, ana avrat düz gidiyormuş. Tek kelime Arapça bilmeyen İngiliz, bu küfürleri eşeği gayrete getirmek için söylediğini sanıyor, üstelik de keyifleniyormuş sövdükçe... Karşıdan gelen bir dalkavuk durumu çakmış; Heeey, Mister, demiş İngilizce, bu adam boyuna kalaylıyor seni. Boşvermiş Mister. Gayretli dalkavuk, bırakır mı peşini. Yedi ceddini dipten doruğa boyuyor, ana avrat düz gidiyor, senin kılın bile kıpırdamıyor diye morfinlermiş boyuna. İngiliz'in tepesi atmış. Eee demiş, ne yapalım sövüyorsa! Bu küfürlerin istasyona yetişmeme bir zararı var mı? Seninki şaşkın şaşkın, ne zararı olsun, yok tabii... İngiliz, bırak demiş, sövebildiği kadar sövsün öyleyse!..

Kocasına baskı öylesine artmış ki ister istemez vermiş mahkemeye İcracıyı. Hâkim, sormuş tanıklardan birine. Evden çıkarken gördün mü, demiş. Gördüm efendim! Ne vardı üzerinde, yâni ne giymişti? Ne mi giymişti. Koyu renk bir elbise... İkinci tanığa sormuş. Verdiği cevap şu: Koyu renk bir elbise... Üçüncü tanığa sormuş. Verdiği cevap şu: Koyu renk bir palto! Öbürüne sormuş, ne vardı üzerinde? Cevap, pardesü!.. Ne giymişti? Açık renk bir elbise... Öbürü demiş, pijama! Sıra gelmiş lokantadaki tanıklara... Hâkim ne duydun diye sormuş! Efendim demiş tanık, İcra memuru dedi ki, ben İstasyon Müdürü'nün karısıyla yatıp kalkıyorum. Güzeeel, demiş hâkim. İcracı bunu söylerken kadeh elinde miydi, masanın üzerinde mi? Elindeydi demiş, tanık. İcra memuru, yatıp kalkıyorum derken, radyo çalıyor muydu? Radyo mu efendim, demiş, çalmıyordu! Öbürüne sormuş, kadeh nerdeydi, diye. Masanın üstünde diye cevap vermiş. Radyo? Radyo mu, çalıyordu efendim, demiş. Pekiii diye sormuş, çalıyordu da nasıl duydun icracının dediklerini. Az açmışlardı, demiş, öbür tanığa sormuş. Kadeh nerdeydi? Kadeh mi efendim, diye başlamış, düşünmeye... Kadeh yoktu, rakı da içmiyordu demiş, çıkmış işin içinden! Yâni sizin anlıyacağınız çuvallatmış tanıkları. Kurt kurdu ısırır mı? Tabii beraat!
Kaymakamlar memleketin hemen her yerinde ağaların dostudur. Bu işin böyle kapanıp gitmesine gönlü razı olmamış Kaymakam'ın. Bir tanık takımı da Kaymakam kurmuş. Körüklemiş yeniden dâvayı... Ayrıca idarî tahkikat da açtırmış. Kaymakam'ın arkasında Vali! Vali'nin arkasında Ankara. Hani İcracıyı kolundan tutup atsalar iş bitecek! Atamazlar bir türlü.... Halkı oyalamak lâzım. İstasyon Müdürü'nü verseler bir yere daha, iyi, atlaya atlaya gidecek ama, neden versinler. Dedikodunun kökü kurudu mu halk açlığının farkına varacak! Değirmenci, değirmenin gürültüsünü, ancak çarklar zınk diye durunca farkedermiş!»

«Eğlenebildiniz mi bari? Var mı, hani o sahnede çırılçıplak soyunan karılar?»
«Yok o eski soyunanlar!»
«Demek şimdi seyircileri soyuyorlar!»
«Eh! Aşağı yukarı! Taaa kapıdan girerken garsonlar yürüyor müşterinin üstüne. Mahmutpaşa hesabı! Müşteriyi kapıdan kapışana! Her garsonun kapıda bir simsarı var! Bak Ahmet, diye sesleniyor, beyleri al ön masaya! Neşeli bir masa olsun!»

«Ya!.. İşte böyle Haşim'ciğim!» dedi, «Her gün iki kamyon karpuz geçsin elimizden, git, Belediyenin bilmem ne gazinosunda, karpuzun dilimini elli kâğıttan ye! Sen milleti kazıkla. Belediye de tutsun seni kazıklasın!»

«Şu şarkıcı Yesari Bey mi?» Acem Hüseyin'de şafak atmıştı:
«Ne şarkıcısı be!» diye çattı kaşlarını. «Romancı Yesari Bey... Muharrir ama, hazâ muharrir! Nah şu masaya bir çöktü mü; romanını yarılamadan kalkmazdı. Çayını elimle götürüp verirdim. Nerde şimdikiler! Nerde Yesari Bey! Nur içinde yatsın!»
«Evet!» dedi; Hüsamettin Düzeltmen; «O nur içinde yatsın... Babıâli'nin kitapçıları; gazete patronları da kuştüyü yataklarda... Son romanını seksen liraya yazdığı söylenir; onu da olduğu gibi ilâca yatırmış zavallı. Zaten ilâç parası için atmış imzayı kontratın altına! Geçimi için o kadar çok yazı yazmak zorundaydı ki... Gazetelerdeki tefrikalarını anca günü gününe yazabilirdi. Halil Lütfü; gazetesi için uzun bir tefrika istemiş, kuzum Yesari demiş, yaz bitir de, öyle al parasını. İyi ama, romanı bitirene kadar ne yesin, ne içsin Yesari! Mahmut Yesari'nin yemesi değil de içmesi daha önemli! Hiç olmazsa biraz avans ver de başlıyalım diyecek olmuş... Ne avansı! Halil Lütfi adama ortada fol yok, yumurta yokken para mı verir! Hele sen bitir romanı da kolay diye tıkamış lâfı ağzına. Ne yapsın Yesari... Rahmetli sarı defterlere yazardı. Bir defter almış, oturmuş Meşrutiyet Kıraathanesi'ne. Bütün gün yazmış... Doldurmuş sarı defteri... Birkaç gün uğramamış Halil Lütfi'ye. Tam gideceği gün, ne kadar eski romanlardan kalma sarı defter varsa toplamış, üst üste koymuş. En üste de başladığı yeni defteri. Tutmuş göstermiş Halil Lütfi'ye... Patron evirmiş çevirmiş. En üstten üç beş sayfa okumuş. Bakmış ki tefrika mükemmel! Sıra gelmiş bu sefer paraya. Yesari'çiğim demiş, bir miktar avans vereyim de... Tefrika başladığında bir miktar daha... Malûm ya... Romanın reklâmı var, ilânı var!.. Ya çıkıncaya kadar gazete kapatılırsa... Ben öyle şey bilmem demiş, Yesari Bey, sen yaz getir, para peşin, dedin, ben de bir haftadır gece gündüz oturdum yazdım. Almazsan gider Hakkı Tarık'a veririm. Sanki Tarık Bey cimrilikte öbüründen aşağı kalırmış gibi... Ne yapsın Halil Lütfi, eli titreye titreye ödemiş bütün romanın parasını... Üç beş gün sonra bütün defter küt diye bitmiş... İkinciye başlayacaklar... Ne isimler tutar birbirini, ne olaylar. Belki defterlerin sırası karışmıştır diye öbür defterlere bakarlar... Onlardaki isimler, olaylar daha başka! Bir haber uçururlar Yesari'ye. Kulağı kirişte olduğu için çakar dalgayı. Oturur o günün tefrikasını yazar. Dedim ya, hayatı ona göre ayarlanmış!
Hali Lütfi köpüre dursun, girer odasına, yeni yazdıklarını çıkarır, masanın üstüne bırakır. Üstat der, hiç telâşlanma! Ben tefrikanın parasını, yazdıkça almak isterim, sen peşin verdin. Tefrika dediğin günü birliğe yazılır. Benim alışkanlığımı bozamazsın sen. Her gün mürettip çırağını başımda dikilirken göremezsem, yazamam. Gönder Kıraathaneye çırağı, aldır tefrikanı bundan sonra.

«Yörüğün biri...» dedi, «Almış karısını, kasabaya iniyormuş. Yolları dağ köylerinden birine düşünce aman, demişler; yolları eşkiya sarmış, dön geri! Dönemem demiş, hükümette işim var! Vurmuş dağ yoluna. Karı da arkadan. Tam adamın kıt yerinde, eşkiyalar, davranma diye uzatmışlar martinleri. önce adamı soymuşlar dipten doruğa, sonra sıra karısına gelmiş! Eşkıyaların başı, böyle ayan beyan bir avradı soymak ayıptır demiş, onu şu köknarların arkasında soyacağız. Kocasının etrafına fır dolayıp bir daire çizmiş. Eğer demiş, bu çizgiden dışarı bir adım atarsan, kendini ölmüş bil! Alıp karısını götürmüşler köknarların arkasına. Beş dakika... on dakika... Yarım saat, bir saat... Karısı yorgun argın dönmüş geriye. Tuuh, senin suratına! Demiş. Sen de erkeksin ha! Korkak herif! Ne korkağı diye çatmış kaşlarını kocası, o çizdikleri çizgiden boyuna çıktım girdim de kılıma bile dokunmadılar benim!»
Murat Çetin
Sekiz kamyonla nasıl vuruyor bizi bu Hacı Dursun?.. Muhasebeden hesaplarını çıkarttırdım geçen yılın... Nerdeyse yarı yarıya zarar... Yani yarı yarıya kâr demek istiyorum..»
«Esas defterden mi?..»
«Gelir defterinden çıkartacak değilim a!.. Söyle neden başaşağı gidiyoruz?»

«Ekrem'i arıyordum ben... Siz kimsiniz?»
«Ben mi efendim? Ben Ekrem'in annesi!»
«Olamaz! İmkânı yok.. Olamaz!»
«Neden olamazmış?..»
«Bu gece sabaha karşı... Ameliyat masasında!.. Bir yanlışlık olacak.. Siz.. İsminiz?»
«Sakine efendim!»
«Olamaz efendim... Nasıl olur? Sakine hanım ameliyat masasında... Sizlere ömür!..»
«Aman dağlara taşlara... Ölmüş falan değilim!» şaban şanlı kadından daha bitkindi:
«Öyle ama, dedi, oğlunuz, dün gece sizin ameliyat masasında...» Sakine hanım, yarı öfkeli, yarı neşeli, patronun sözünü kesti:
«Öyledir o... Başı sıkıştı mı, hemen beni öldürür!»
Birkaç dakika karşılıklı sustular. Sade solukları geliyordu telefondan...
şaban şanlı, elinin ayasıyla şakağından sızan terleri silerek:
«Peki, şimdi ne olacak? dedi.. Muayene ücreti, ameliyat parası, cenaze masrafı...Beşbin liraya patladı ölümünüz!»
«Yani ne yapmamı istiyorsunuz? Masrafınız boşa gitmesin diye ölmemi mi? Hayır şaban Bey, ikinize inat ölmiyeceğim... Kendi ecelimle ölene kadar çok yaşayacağım daha!»

Sahanlıklarda bir soluk payı bile vermeden, taa beşinci kata kadar çıktım, Yılmaz'ın tabelâsının dibine yığılıvermişim. Kapalıydı kapısı... Vurdum, vurdum, yoktu içerde kimse.. Karşı kapıdan siyah göğüslüklü bir kız çıktı gürültüye:
«Ne oluyor!» diye bağırdı çattı da kaşlarını..
«Su!» dedim. «Hanım kızım, bir yudum su!»
Bir yudum değil, bir içim suydu karşımdaki. Kızın kapısının açıldığını duyan bir sürü genç de, yan kapıdan fırladılar dışarı.. En iri kıyım olanı:
«Heeeyt!» dedi. «Asılmıyalım!»
Bir kıza baktı, bir de bana... Sonra kızın karşısına geçti:
«Ne oluyor, anlıyalım» yani.
Anlıyacak birşey yoktu. Ortadaydı herşey. Kız:
«Hayır Vural!» dedi. «Merdivenleri hızla çıkmış olacak.. Su istedi.» Vural dediği genç, döndü kapının önündeki arkadaşlarına:
«Tutun çocuklar!» dedi, «Alın içeri.. Sunî teneffüs yaptıralım!»

Kulağının dibinden ikinci bir parmağın aynı kravata doğru uzandığını görünce şaşırdı:
«şu kravatı rica ediyorum!» Bakımlı, yeni ojelenmiş bir parmaktı uzanan. İngilizlerin Lady dedikleri türden bir sayın bayanındı bu uzayan parmak. Yani sağduyulu, sağbeğenili, sayın bir bayan! Zevklerinin birleştiğinden de anlaşılıyordu ki, genç kız gerçek bir Lady idi.
Kapıdan çıkarken şapkasına davrandı saygı ile: «Bendeniz, Nail Morali» dedi,
«Kültür ataşesi!» «Ben de Margaret Emerson!» Yalandı demek, İngilizlerin biçimsel gelenekçiliği. İssız adaya düşen iki İngilizi tanıştıran papağan güldürüsü uydurmaydı. Bal gibi, papağansız da tanışılıyordu işte.

Shakespeare'in siyah gözlü kadına yazdığı sonelerden bir iki tanesini ezbere okuyup şaşırtacaktı Margaret'i. Shakespeare'in anasının, babasının adını soracaktı, bilmiyecekti tabii... Biz bütün sanatçılarımızın yedi göbek soyunu biliriz diye öğünecekti. Kız nerden bilirsiniz deyince de «Nerden olacak, mahkeme dosyalarından!» diyecekti, «Bizim en iyi şairlerimizi önce basın savcıları bulur çıkarır, ebediyet dünyasına armağan ederler.

«Çöksene hemşerim,» dedi. «Yer yok» dedim.
«Hele dur, beyim, sana da bir yer buluruz! Uçak kalksın da...»
Demek hostesliği bizim şoför arkadaş yapıyordu:
«Biletler!» diye yeni vazifesine başlamıştı bile. Çıkardık, teker teker yırttı. Yolcu sayısı hoşuna gitme 'misti. Açık kapıdan seslemeğe başladı:
«Bursa bir iki, kalkıyor!» Koşarak bir yolcu daha geldi:
«Hiç de haber vermezsin!» dedi, «Hani evden alacaktın beni?» Hasan Efendi pişkin bir gülüşle:
«Akşama kadar üç seferimiz daha var. İstanbul'da bırakacak değilim ya seni!» dedi.
Sonra bize dönerek bağırdı:
«Sıkı durun, kalkıyoruz!»
«Pilotsuz mu kalkıyoruz?» dedim. «Merak etme, hepsi hazır! Sen gel bakalım şöyle yanıma!..»
Kapıyı bir iki kere hızla çekti, yanaşmadı. Cebinden çıkardığı bir iple sıkıca bağladı. Sonra, pilotun yerine geçti.
«Ay, pilot da mı sensin?» dedim. «Onun gibi biri şey» Eğer kapı iple bağlı olmasaydı kendimi atacaktım dışarı.
«Ne o!...», «Beğenemedin mi?» Can burnumun ucuna gelmişti: «Onun gibi bir şey» dedim. Güldü.

«Kablo kopmuş. Çakın var mı?» Bir çakı verdim. Kablonun üstündeki kauçuğu sıyırdı. Nerdeyse kanatlar suya değecekti. Yolcular bağırıp çağırmaya başlamışlardı. şoförden bozma pilotumuz kalktı ayağa: «Geçin yerinize!» diye bağırdı, «Yerinize geçmezseniz bırakırım onarmayı! Ne var ki, ne telâş ediyorsunuz!» Koyuldu işine. Kabloyu bağlamış, motörü çalıştırmıştı. Uçak yavaş yavaş yükseliyordu. Oooh!.. Kurtulmuştuk. Yol aldıkça sert bir lodos uçağımızı göğüslüyordu. Çeyrek saattir sıra kavakların üstünde demirlemiş gibiydik. Ne ileri ne geri!
Lodos biraz daha hızlansa uçak kıçın kıçın kalktığımız hava alanına kayacaktı?
«Usta!» dedim, «İneyim de dayanayım mı arkasından?» Can burnumun ucundaydı:
«Sen babanın... töööbe töbe!.. Sırası mı şimdi alayın be! şakanın da bir zamanı var!» Öyle ya! Her işimiz o kadar ciddiydi ki, sırası mıydı şakanın! Lodos mu
hafiflemişti, motor mü güçlenmişti, yerimizden kıpırdar gibi olmuştuk. Neyse geçmiştik kavakları. Bursanın minareleri görünmüştü. Birden zınk diye duruvermişti motor. şoförden pilot: «Stop!» dedi, «Bu sefer tamam! Benzin bitti!» Herkeste bir telâştır başlamıştı. Bizimki hiç oralı değildi:
«Ne var telâşlanacak be!» dedi, «Hava alanı olmamış da buğday tarlası olmuş, ne fark eder? Tarlanın sahibi düşünsün!»
Ama gene de yelken uçuşuyla Bakacak'ın üstünü tutturmuştu. Uçağın kıçı kayalara vura vura alana süzülmüştük. Uçak keseklerin üstünden çekirge gibi sıçraya sıçraya yürüdü, sonra zınk diye durdu. Pilotumuz bir Lindberg çalımıyla:
«Tamam, buraya kadar!» dedi, «Yandı paralar!»
«Kapının ipini çözdü, bir hostes nezaketiyle elimizi sıkarak uğurladı bizi:
«Güle güle sayın Bursa yolcuları! İstanbul'a hava kararmadan dönüyoruz! Sakın geç kalmayın!»
İstanbul'a dönmek haaa!.. Hem de hava dolmuşuyla öyle mi?...

Bir de kovaladığın kişinin yaşına bakacaksın. Bizim işimiz, daha çok onbeşle yirmi beş arasındakilerle... Daha yaşlıların çekiver kuyruğunu demişti. İnsanlar yaşlandı mı her rejimde kendi derdine düşmüştür, bırakmıştır toplum işlerini.
Genç olup da zıpır değilse, züppe, savruk değilse eğer, düş peşine, demişti şef, yüzünü kara çıkarmaz senin! Hele otobüste, vapurda delikanlı, cebine davranıp da kimseye duyurmadan «şebeke» dedi mi, bırakma peşini. Delikanlı nereye, sen de oraya! Yakalında rozeti var mı, elinde kitap taşıyor mu... Rozetten, kitaptan, hele hele konuşmasından hangi fakültede öğrenci, aç gözünü de öğren, demişti.

Arkadan gelen yakıcı bir güneş, önüme seriyor gölgemi. Genç adam gidiyor, ben gidiyorum. Köşeyi döndü, ben de... Hızlandı, ben de hızlandım. Birden durdu, ben hızımı alamadan yürüyüp geçtim genç üniversiteliyi. Halime acıdığından mıdır, nedir, geriden yetişip geçti önüme. Güneşi gene arkamıza alıp yürüyoruz. O gidiyor, ben gidiyorum. Sağa sapıyor, ben de... Sola saptı, ben de saptım. İleri!

Koşmaktan dilim dışarı çıktı. Yavaşlıyorum, o da yavaşlıyor. Ben yürüyorum, o da yürüyor. Taban tabana, iz ize yürüyoruz. Cadde boyunca yürüdük, meydanı geçtik. Yeni yapılan blok apartman arkamızda kaldı birden. Önüme bakıyorum, siliniverdi izinden gittiğim adam. Sağa mı saptı? Hayır! Sola mı saptı? Hayır! Önümde, ilerde mi? Görünmüyor hiç! Yer yarıldı da içine girdi? Öyle oldu zaaar! Kovaladığım kendi gölgem olmalı... Arkamda dağ gibi blok apartman. Bu apartman değil mi izlediğin genci yutan? Arkamdan gelen güneşi kesen, bu apartman çünkü. Yüreğim ağzımda izlediğim kendi gölgemmiş meğer! Önüne düşen kendi gölgesini kovalayan karikatür hafiyesi mi oldum ben! Aman, bunu yazmayayım rapora. şef canıma okur!

«Sayın yurddaşlarım!» diye başladı. Duyanlar, başlarını sesten yana çevirdiler. Bu kadar ilgi yeterdi ona! Bir iki öksürükle sesini ayarladıktan sonra üsteledi:
«Muhterem vatandaşlarım!»
Dil akımlarından haberi olan usta bir hatibe benziyordu. Hem yenileri, hem, eskileri memnun edecek bir başlangıç: Hem, sayın hem muhterem!..
Cebinden çıkardığı bir paket jileti kibarca parmaklarının arasına alarak kaldırdı havaya:

Biraz toparlansa, Baba şükrü çoktan sepetliyecekti öbür hastanelere... Ameliyat olacak güçte değildi ki Hacı, tutup taburcu etsin... Cin ifrit olduğu halde güleryüz göstermek zorunda kalıyor, yerine göre şakalaşmaya bile kalkışıyordu:
«Haydi hacı!» diyordu, «Biraz toparlan da koluna Mzıar Koğuşundan birini takıp taburcu edeyim seni! şöyle dişine göre bir hatuncukla beraber!»
Hacı'nın ağzında tek dişi olmadığına göre, koluna takılacak olan hatuncuğu gözümüzün önüne getiriyor, katılıyorduk gülmekten!

Doğru, biz körkütük olmaya gelmiyoruz buraya. Hem, böyle bir niyetimiz bile olsa, Barba'nın yarı yarıya sulu şarapları, ispirtodan sulandırılmış votkası, sidik gibi sıcak birasıyla buna olanak mı var sanıyorsunuz?
«Barba, bir Kavaklıdere aç!» diye seslenen arkadaş, bilir ki bu Kavaklıdere daha, çok önceden açılmış, içine belli bir ölçüde terkos karıştırılmıştır.
Barba, Kavaklıdere'yi raftan alır. Sanki daha iki üç saat önce eline almamış gibi, şişeyi, aydan aya yıkanan kirli bir bezle siler, tozunu alır. Dedikoduyu önlemek için, şişenin mantarını bilhassa bizden yana çevirir, tirbuşonu ustaca takar, bütün gücüyle çekermiş gibi dişlerini sıkarak açar. Oysa şişe bir toplu iğne ucuyla bile kolayca açılabilir durumdadır. O, tirbuşonu ne kadar zorlanır gibi ustaca çekerse çeksin, mantarın çıkardığı kof ses, her şeyi açıklar. Ama o gene hiç bozmaz:
«Mantarlar da bozuldu!» diye bir muhaliflik havası içinde savunmasını yapmış olur.
Arkadaşlardan biri, söz gelimi Metin, hani o akşam biraz efkârlı olup da tak tak beş altı bardak şarabı arka arkaya çekip hâlâ kafasında bir uyanma görmezse şöyle bir gevezelik yapabilir:
«Birader meyhane değil, Tuzla içmeleri! Biz buraya kafamızı bulmaya değil, taş düşürmeye geliyoruz!»
Bunun anlamını hiç kuşkusuz, Barba da anlar. Biz onu utandırmamak için, gene onun adına bir savunma yaparız:
«Her şey bozuldu! Terkos'un bile eski tadı kalmadı!» Onun en belâlı müşterisi Erdoğan'dır. Yıllardan beri Barba'nın bize kabul ettirdiği gelenekleri son kadehlere doğru, altüst eder. Hele son dakikada, hesap görülürken «veresiyemiz yoktur» kuralını yürürlükten kaldırıp atıverir.
Bununla birlikte Erdoğan öyle takmak için takmak ilkesini güden müşterilerden de değildir. Üç şişe yerine beş şişe parasını (Parası olduğu zaman) gözünü kırpmadan verebilir.
Barba da bilir bunu. Ona surat asması «kötü örnek olma» korkusudur.
Kim ne derse desin en itibarlı, ve eli açık müşterisi de odur.

Erdoğan bu içki konusunda bizden biraz farklıdır. Üç beş şişe açtırmazsa, kendisine gelemez. İkinci, üçüncü şişelerde, kekemeliğini unutacak kadar dilinin bağı çözülür. Dördüncü, beşinci şişelerde kekemelik geri döner, daha sonra da, ağzını kapatıp işarete döker işi. Saat dolunca, şişesini parafe ederek Barba'ya teslim eder. Ertesi akşam, tam bıraktığı yerden başlar. Bu şişe imzalamak yüzünden bakın Barba'nın başına neler geldi:

«Ço... Ço... Çocuklaaaar!», dedi, «Bu... Bu... Buuuu kadar tesadüf olur!..»
«Ne var? Ne tesadüfü?» mânasına başlarımızı çevirdik ondan yana.
«şu şişe yok mu, şu şişe...»
ş'ler adamakıllı birbirine karışmıştı. Yardım için:
«Evet, o şişe!» dedik.
«Hayret, bu kadar tesadüf olur...»
Memnundu, tam onyedi tatlı su sarhoşunu ağzının içine baktırmıştı.
«İşte bu şişe, tam üç akşam önce, benim huzuruma çıkmıştı. Bakın, üç günde depoya gitmiş, yeniden dolmuş, sonra dönmüş dolaşmış, şu memlekette bu kadar meyhane varken, yine Barba'nın meyhanesine düşmüş.»

Sinop'un bir köyünde bir dere üstüne devrilen ağaç, halk tarafından köprü gibi kullanılmaya başlanmış ve Ankara radyosu bu köprü için bir açılış töreni yapıldığını bildirmişti.

Öylesine bir köprü kurduk ki gören «pardon!» desin. Malzeme yerli, plân yerli, mühendisi, işçisi hep yerli. Öylesine bir köprü ki, beton desek değil, kârğir desek değil, dünyada eşi emsali yok. Bu, fennin son icadı, son model bir asma köprüdür. Şu Fahrettin Kerim'in rüyalarına giren asma köprüden. Görsün de çatlasın. Size yalnız böyle asma köprüler değil, metrolar da yapacağız, her şeyin zamanı var. Köstebeklerden yararlanıverin şimdilik.

Resimler gazetenin verdiği numarayla neşrolunacak. İsterlerse adımı da yazsınlar. Saklımız gizlimiz yok. Notu ister gazete versin, ister okuyucu. Ar yılında değil, kâr yılındayız! Bütün koşullar, güzellik kraliçeliğine girmeme tıpatıp uygun.

Çaresiz indik uçaktan.. Sarayın adamları sıra olmuşlar, davetli bekliyorlardı. Uzattım davetiyemi, Biri aldı eline. Hayretle:
«Vuzet Türk?» dedi.
«Türk!.. Ne olmuş?»
«Hani fes, şalvar, harem, nargile?»
«Müzede...»
«Çarşaf?»
«Demokrasiye giydirdik.»
«Külah?»
«Giydirilecek birini arıyoruz. Sam Amca'ya dar geldi. Herifci oğlunda kafa var.»
«Oralardan ne haber? Enflasyon?»
«Parayı kaldırdık piyasadan, enflasyon da kalktı.»

şunu açıklamak zorundayım önce: Ben, otuzyedisinden tam altı ay almış durumdayım yaş bakımından. Yani yerine göre otuz yedi, yerine göre otuz sekiz yaşındayım. Hatta bana bu kritik durum şu avantajı da kazandırabilir: Ben, işime geldiği zaman otuz beş, işime geldiği ya da gelmediği zaman kırkındayım.

«Kaç yaşındasın sen?» diye sordu.
Adamı şaşırtmak için:
«Elli!» dedim.
«Elli mi?»
«Neden şaştın? Çok mu genç gösteriyorum?»
«Yoo!.. İşte o kadar... Kırksekiz, elli...»
Ne içmek isteği kaldı bende, ne yaşamak...
O günden sonra, kim sorarsa sorsun, yaşımı doğru söylemeye karar verdim.

«Çok fark var...»
«Meselâ?»
«Var işte, yirmi yaş falan...»
«Falansız?»
«Ondokuz!»
«şekerim» dedim, «Farzet ki, ondokuz değil, otuz fark var. Ne olacak, yani, bir kusurumu mu gördün?»
«Görmedimse de görebilirim. Böyle kalacak değilsin ya!..»
«Canım sen de hep onsekizinde demirliyecek değilsin ya!..»
«Baksana bana...» dedi, «Senin emekli aylığın için evlenmiyorum ben seninle!»
«Haaa!.. Demek benimle evlenmeğe karar verdin öyle mi? Hiç de haber vermezsin!» Az sonra giyinip çıktı, bir daha da yüzünü görmedim ama ben, kim sorarsa sorsun,
yaşımın doğrusunu söylemeye karar vermiştim bir kere.
Kadınsız kalacak değilim ya, yaşıma uygun bir bayanla tanıştım bir çayda.
Sonra bir kahvede buluştuk. Bir meyhanede içtik. Herhalde, bir otelde de sabahladığımızı anlamışsınızdır.
Sabaha doğru, konuşacak bir şey kalmayınca, iş benim yaşıma geldi, dayandı. Yatak arkadaşım, yaşımdan ürkecek kadar küçük olmadığından, cesaretle:
«Otuz yedi!» dedim.
«Ne, otuz yedi mi?»
«Ne var ürkecek bunda?» Telâşla kalktı, giyindi:
«Ben jigololuk edecek yaşta erkek istemiyorum! Allahaısmarladık.» Artık şunu anlamış bulunuyordum:
İki tarafın yaşları denk olmalıydı!
Ama tam kendi yasımdaki kadını nerden bulacaktım ben! Nüfus cüzdanları asılı değildi ki boyunlarında. Yaşlarını bildiğim kadınlarla, yani çocukluk arkadaşlarımla tanışsam diye düşündüm... Bu düşüncem fena değildi. Hemen araştırmalara başladım. Buldum da... Hem de kaç tane... Ama kimi buldumsa kaçıyordu benden. Bana yaş üzerinde söyliyecekleri hiçbir yalanları olamazdı çünki. Yallah yallah, söyliyecekleri iki üç yıl onların işine gelmiyordu. Tam benim yasımdaki kadın (iki aşağı, iki yukarı) genç görünmek, küçük görünmek zorunda olan kadındı. Kaçıyorlardı benden, hem de yerden göğe haklı olarak! Onlar haklıydı ama ben de kadınsız kalamazdım.
Yeniden yaş konusunda bir prensip kararı almam gerekti. Hiç vakit kaybetmeden hemen aldım da:Tanıştığım kadına göre yaşımı ayarlamak! O yirmi beş mi, ben otuz... O kırk mı, ben elli... O, onbeş mi, ben yirmi beş!.. Eh, çok rahattı böyle... Yani oynak bir yaş taktiği uygulamak!
Ama bu taktiği uygulamak için ilk iş kadının yaşını öğrenmem gerekiyordu. Kadının yaşı yoktur ki, ne öğrenecektim? En büyük gerçeği işte o zaman öğrenmiştim: Kadının istediği yaş vardı, okadar. İşin hem güçlüğü, hem de kolaylığı buradaydı işte!

Gizli işlerini el etek çekildiği zamana bırakan ulularımız ne hikmetler savurmamışlardır ki etekler üzerine. Öyle hikmetler ki bugün yalnız anlamını değil değerini bile yitirmiştir, genç kuşaklar arasında. Bunlardan bir tanesi:
«Etek öpmekle dudak aşınmaz!»
Hem de kimin eteğini öpmekle!.. Bu öpülen kadın eteği olsa can kurban! Sen bu öğüdü, bugünün dikbaşlı delikanlısına gel de anlat bakalım! «Ben öpsem öpsem ancak mini etekleri öperim!» deyip ters ters bakarlar yüzüne.

Mektupları, Sezer Apartımanının kapıcısı Kırşehir'li Rıza Demir'in kızı Şazimet Demir (Hiç sakınca yoktur.) götürüp getirmekte iken... Bir gün ismi hiç lâzım değil bey, bakmış ki, şaziment, ismi lâzım değil hanımdan daha genç, hem daha güzel. «Hele mektup şöyle bir kenarda dursun!» diyerek genç kızla mercimeği fırına vermiştir.
Temiz Palas Apartımanının kapıcısı Mehmet'in karısı Zeynep bu kepazeliği haber alınca, doğru ismi hiç lâzım değil beye koşmuş, «Sen utanmıyor musun, gül gibi hanımı bırakıp böyle şıllıklarla mercimeği fırına veriyorsun?» diye çıkışmıştır. İsmi hiç lâzım değil bey bakmış ki Temiz Palas Apartımanının kapıcısı Sivas'lı Mehmet Çalışır'ın karısı Zeynep Çalışır Şazimet'ten çok daha güzel, «Doğru söylüyorsun!» demiş, «Aptallık bende. Sen dururken benim onlarla mercimeği fırına vermemde hiç mânâ yok! Bunun üzerine Zeynep'e bakkaldan bir kilo mercimek aldırtmış ve beraberce mercimeyi fırına vermişlerdir.
Bütün bu olup bitenleri öğrenen ismi lâzım değil hanım, ismi hele hiç lâzım değil beye giderek, kendisinden hâmile kaldığını, şerefinin iki paralık olduğunu, ne yapıp edip şerefinin fiyatını yükseltmesi gerektiğini yüzüne karşı haykırmıştır.

«Siz karınızın kaçıncı kocasısınız?» dedi.
«Efendim?»
«Yani bayan Carol'ün ilk kocası siz misiniz?»
«Ha, evet! Ben onüçüncü nişanlısı ve ilk kocasıyım!»
«Bu onüç rakamı?»
«Bana göre hava hoş. O benim onüçüncü nişanlım değil ki.»
«Çıplak filmlerini çekerken kıskanmaz mısınız?»
«Objektiften mi kıskanacağım?»
«Hayır, seyircilerden.»
«Nihayet gördükleri filmdir. Hem onları niçin, Martin'in güzel vücudunu
seyretmekten mahrum edeyim? Bu kaba bir bencillik olmaz mı?»
«Peki, İngilizler niçin karınızın filmlerini makaslıyorlar?»
«Ne anlar İngilizler kadından?»
«Ama Diana Dorst'tan anlıyorlar.»
«Demek daha güzel bir Fransıza tahammülleri yok. İngiliz gururu!.»

«Oh, oh! Memnun olduk. Bir sual daha: Filmlerde neden boyuna soyunuyorsunuz?
Sağuk alma tehlikeniz yok mu?»
«Sanat uğruna soyunduğum için üşütmüyorlar beni!»
«Kendiliğinizden de soyunduğunuz olur mu?»
«Kendiliğimden soyunduğumu hiç hatırlamıyorum. Hem soyunmak için önce giyinmek gerekmez mi? Ben böyle basın toplantısından basın toplantısına giyinirim. Toplantının sonu geldiği anlaşılıyordu:
«Bana Yeşilköy'de halk çok yakınlık gösterdi... Hele gazeteciler... Sizlere bu vesile
çok teşekkür...»
«Daha da fazlasını gösterebilirdik... Bugünlerde efkârlıyız da...»
«Sebep?»
«Biraz fazlaca hırpalıyorlar bizi...» Kalktı, hepimiz adına bir genç kızı öptü. Kocası da öpecek birini aradı ama, yüz bulamadı. Kol kola girip çıktılar.
Salondakiler öpülen genç kıza saldırmışlar, Martine Carol'un dudaklarının değdiği yeri öpmeğe çalışıyorlardı.

Abidin Beyciğim, çalış çabala, servet sahibi ol... sonra mektep yaptırıyorum diye, bu servetin altından gir, üstünden çık! Bunadı namussuzum!»
«İz'ansızlık, bu kadar olur işte!»
«İz'ansızlık değiiil, hayinlik! Başka adı yok bunun! Hayır, yani bunaklık demek istiyorum, aklî muvazenesizlik! Resmen bunadı bu herif! Bir dilekçe... Başla Abidin Beyciğim yazmaya! Konya'ya mektep yaptırmak haaa!.. Çok lâzımdı Konya'ya mektep! Gösteririm ona, Hanyay'la Konya'yı! Eğer Konya'ya mektep lâzım olsaydı, hükümet yaptıramaz mıydı! Sen hükümetten de mi zenginsin be!..

Abidin Beyciğim! Kanun var! Baba tozuttu mu, oğlu el koyar, babanın malına mülküne, alışına verişine. Öyle değil mi Abidin Beyciğim... Millî servetin heba olup gitmesine, göz yumar mı kanun hiç!?»
«Nasıl yumar Rıfkı Beyciğim!»
«Öyleyse biz de yummayalım, açalım gözümüzü! Yazalım dilekçemizi!»
«Yazalım Rıfkı Beyciğim!»
«Peki, ne duruyorsun hâlâ!»
«Yazmasına yazalım ama, kimdi bu bunak? Adı, Soyadı?»
«Adı batsın!... Adı Kâmil, Soyadı Dönmezer! Yâni babam! Babam olacak Eşek!
Babam olacak hayvan bu, bunak!.»
Murat Çetin
Paralı, itibarlı, imtiyazlı bir insan olmadığımı anladığım günlerde şöyle düşünmüştüm:
«Oğlum Azmi! Para sahibi olamazsın, para sahibi olamadığın için de itibar sahibi olamazsın! Geriye bir iyiniyet sahibi olmakla, imtiyaz sahibi olmak mı kalıyor. iyiniyet sahibi olsan bile, kimseyi inandıramıyacağına göre, ha olmuşsun, ha olamamışsın, hepsi bir! Kala kala bir imtiyaz sahibi olmak mı kalıyor? Bilmem kaç kuruşluk pulun başına gelir. Yaz dilekçeni, git tütüncüden dört de beyanname al.. O kadar. Meseret kahvesinde doldur, iliştir dilekçene. Dayan valiliğe, oldun bir gazetenin imtiyaz sahibi.. Gazeten ister çıksın, ister çıkmasın!»

Ben önde, memur arkada tuttuk cezaevinin yolunu. Çift kanatlı demirkapı, ziline dokunur dokunmaz açıldı, nöbetçi gardiyan: «Kim bu?» dedi. «Azmi Halktanır, teslim!» «Tamam!» diye imzaladı teslim kâğıdını. Ne imtiyazname aradı, ne nüfus cüzdanı, ne nüfus cüzdanında fotoğraf.
Bu gibi belgeler, ancak bankadan adına gelen beş doları almak için sorulurdu. Cezaevine girmek için ne gereği vardı bu ıvır zıvır şeylerin!

Ertesi gün hemen hepsinin gözleri gökyüzündeydi. Havada imama inat en küçük bir bulut yoktu. Çolak Recep:
«Gitti benim karatavuklar!» dedi. «şu kara talihime bakın. Tavukların en kararları da benim kümeste çıktı. Haci Hamdi'nin bütün tavukları benekli.»
içeri giren Durdu'nun Hasan:
«Kabardı geliyor!» dedi.
«Ne yandan?» diye içerdikler sordular.
«Asfalttan!»
«Asfalttan yağmur gelmez bizim köye. Senatûrler gelir!»
«icra memurları...»
«Kaymakamlar, valiler...»
«Yağmur gelmez!»

Akordiyon, saksafon, keman, ne varsa davuluna kadar, bir cayırtıdır gidiyordu.
«Mahvolduk!» dedi Oğlak Ali. «Ne bet kalır, ne bereket artık!» Gökyüzüne kalkan başlar, önlerine düşmüştü. Kara kara düşünüyorlardı.
Beatles'lerin bir twist'iydi bu çaldıkları. Kız erkek ne varsa, ingilizce bir şarkı tutturmuştu. Çolak Recep:
«Yağsa yağsa bundan sonra bu Devrimgören köyüne taş yağar!» dedi.
«Yalan da değil!» diye hak verdiler Recep'e. «Temiz bir sopa istiyor bu zıpırlar!»
«Hem de eşek sudan gelene kadar!» Çaldıkları havalar gittikçe oynaklaşıyordu.

Kahvenin önündeki kalabalık daha da artmıştı. Namazdan çıkan imam da cemaatini takmış peşine getirmişti. Çok ferahtı içi. Başarısızlığını örtecek bahane kendiliğinden çıkmıştı işte.. Artık kümesteki kara tavukları keser keser, gönül ferahlığıyla yiyebilirdi.
«Öğretmene haber gönderin de çıkarsın bunları ' köyden,» dedi, «Geceyi burada geçirirlerse değil rahmet, abdest alacak su bulamayız!»
«Taşlayalım!»
«Saygısızlık bunlarınki..»
«Dinsizlik!»

Dantelli mendilin sahibi bayan da boncuk boncuk terliyordu boyuna. Yerimi, iki çocuklu bayana mı vermeliydim, yoksa bu dantelli mendilliye mi ? Çocuklusuna versem, bir teşekkürle hesap kesilir biterdi alışverişimiz oracıkta... Ama bu dantelliyi yerime buyur etsem, öykünün sonu uzar da uzardı. şöyle bir baktım alıcı gözle, değer miydi öyküyü uzatmaya ?... Yok hayır ! Onun yarı buçuk güzelliği, çocuklu kadını ayakta daha çok bekletmeye hiç değmezdi ! Hem sıkılgan, ürkek bir bayandı bu otuzbeşlik, dantel mendilli kadın. Çok yorabilirdi beni, vaktimi boşuna harcatırdı ! Tam çocuklu kadına yer vermeyi düşünürken birden buyur edecek bir yerim olmadığını anlayıvermiştim! Ayağımın ikisini birden yere basmam, kendimi bir yer sahibi olmuş saymamdan ileri geliyordu. Güldüm kendi kendime.

Çok sınavlar geçirdim, çok karakol, mahkeme gördüm, soru'nun, sorgunun her çeşidiyle karşılaştım ama, şu ev sahiplerinin, adamın beynini allak bullak eden soruları gibisine hiç rastlamadım. Ev tutmak, ev kiralamak zorunda mı kaldınız...
Diliniz dolaştı da ağzınızdan uygunsuz bir sözcük kaçırdınız mı, kara kışta sokak ortasında kaldınız demektir. Karakolda istediğiniz kadar saçmalayın, hiç zararı dokunmaz size. Aksayan yani er geç mahkeme'de düzelir. Mahkemede zırvalasanız bile, işin temyizi var, karar düzeltmesi var... Ev sahibi:
«Hayır, evimi size veremem!» dedi mi, lamı cimi yok, sokakta kaldınız demektir. Ne yaparsanız yapın, kapısından içeri bir adım atamazsınız... Değil adım atmak, göz bile atamazsınız, bir daha!
«Evet banyo yüzünden... Vakitli vakitsiz, seni teknede görmek deli ediyor beni.»
«Sudan hoşlanıyorum ben. Kimse mani olamaz bu zevkime!»
«Ömrün banyoda geçiyor, ördekler gibi!»
«Yapamam sudan hoşlanmayan erkekle!»
«Yapamazsan ayrılırız!»
«Ayrılırsak kıyamet kopmaz ya!»
«Bir deneriz.»
«Hemen deneyelim, ne duruyoruz!»
«Hemen!»
«Gidiyorum annemlere.»
Tülin kalktı, üstündekileri çıkardı. Atışmayı mutfaktan izleyen hizmetçiye seslendi:
«Kız Seher, leş gibi rakı kokuyorum, annemin evine de böyle gidecek değilim ya. Yak şu banyoyu!»

Senarist sordu:
«Pekiii..» dedi. «Dün ne oldu, neye karar verdiniz?»
«Neye mi karar verdik? Tam bir haftadır arkadaşlarla meyhanede, sinemada, tiyatroda evlerde teker teker konuşmalar yaptım. Hepsi de toplantıya geleceklerdi. Hele bizim Zülfü Kanat.. Göğsünü yumrukluyor, ah, diyordu, önce bizim film yapımcılarından başlayacağım işe, ağzıma geleni söyleyeceğim. Kim imzalamazsa imzalamasın, Başbakanlığa protesto telgrafı çekeceğim. Sansür heyeti, ne zamana kadar eserlerimizi linç etmekte ısrar edecek, diye soracağım. Hadi diyelim ki, sansür heyetini gerekli görüyorsunuz. Mutlaka aynı adamlar mı kalacak bu heyette. Bir tanecik de sinemacı karışmayacak mı aralarına?» Senarist sordu:
«Peki, Kayhancığım, ertesi gün bu arkadaş toplantıda nasıl konuştu? Protesto telgrafı için imza toplayabildi mi?»
«Zülfü Kanat mı?» «Evet!»
«Herkesten önce geldi. Sinirli sinirli geçti yerine. Bizim çocuklar toplanmağa başlayınca, eğildi kulağıma “çok onemli bir işim var. üzülerek söylüyorum, toplantıya katılamayacağım. Hemen gitmek zorundayım.” Ağbi, dedim, gitmezsen olmaz mı? Çok, çok üzgünüm, kalamadığım için dedi. Haydi sizlere başarılar dilerim, aman boyun eğmeyin sakın onlara!.. Sen hiç merak etme ağbi dedim. Yürüdü gitti.

«Çok geçmeden Zülfü'nün adamlarından Turhan var ya! Çekmiş kafayı Çiçek pasajında... Fitil gibi geldi. Nerde onlar, dedi. Bizim kafadarları arıyormuş meğer.
Gittiler, dedim. Çok önemli işleri varmış da..»
«Çok önemli işleri mi varmış, diye baktı yüzüme. Peki, dedi, bizim şu yoğurtlar ne olacak? Ne yoğurdu bu, dedim. Elinde üstüste bağlanmış iki kutu yoğurt vardı. Kâğıda sarıldığı halde, belli oluyordu dışardan. Bu sefer ben sordum ona, ne olacak bu yoğurtlar, diye. Ne mi olacak, Çılbır yapacaktık, demez mi!»

«Ya, böyle üstadım, çok önemli işleri varmış! Turancığım, merak etme dedim, bir kesekâğıdı yumurta vardı Zülfü Kanat'ın elinde. Hiç durma, seni bekliyordur evde!
Kalktı, hadi, eyvallah dedi. Yürüdü gitti .Peki dostum, sen neye gelmedin o gün toplantıya? Hadi onlar çılbıra gittiler!»
«Ben mi?» dedi. «Ben de davetliydim, o gün çılbıra. Valla kardeşim, Turhan öylesine bir çılbır yapıyor ki parmaklarını yersin!»

«Ne diyorlar yani?»
«Basılacak diyorlar yedi numara!» Hacı Nuri Efendi keyifli keyifli güldü:
«Peki basılacakmış da hâlâ bu apartımanda ne halt etmiye oturuyorlarmış?
Namussuzluk yedi numarada değil, yedi yüz lirayla kaloriferli kız gibi apartımanda oturanlarda... Ulan, hadi diyelim ki bu karı içeriye erkek alıyor, namussuzluk ediyor, daha ne duruyorsunuz. Bırakıp çıksanıza! Bak Mehmet Ali Efendi; bu apartımana girenin çıkanın yapışacaksın yakasına bundan sonra. Karakolun emri var, çıkar hüviyetini diyeceksin! Takılacaksın peşlerine. Defolup gitsinler. Hepsi eski kiracı bunların. En kabadayısı sekizyüzden oturuyor. Bir çıksınlar, elimi öpene veririm bin liraya! Aç gözünü!»

Bir gece mahallenin beklediği baskın da bütün inceliklerine kadar uygulandı. Yedi numara altı aylığına mühürlenmişti.
Nuri Efendi küplere binedursun, kiracılar rahat bir soluk aldılar. Ne oldu ise arada Mehmet Ali Efendiye olmuştu. Yedi numaranın Aysel'i hemen ertesi gün çaldı kapıcının zilini, karakoldan değil de sanki plajdan geliyormuş gibi taptazeydi:
«Al şu altı aylık kirayı Mehmet Ali Efendi!» dedi, «Ben altı aylığına İzmir'e gidiyorum... Sekiz yüz liradan eder, şu kadar lira... Götür şu kontratı Hacı Efendiye, imzalasın!»
«Ya kapıcı parası» diyecek oldu.
Aysel cilveli bir gülüşten sonra:
«ilâhi Mehmet Ali Efendi!» dedi, «Kapıcı parası ha! Kapısı mühürlenmiş bir daireden kapıcı parası istenir mi hiç! Ne yüzle istiyorsun anlayamadım. Aç gözünü demiştim sana, sen zararlı çıkarsın sonra... Görüyorsun ya, dediğim oldu.. şimdi gel hesaplayalım. Seksen liradan eder şu kadar lira... Hediyeler, bahşişler de cabası!»
Mehmet Ali Efendi yutkundu yutkundu, hiç bir şey diyemedi. Tırmandı dördüncü kata. Dokundu Hacı Efendinin ziline:
«Yedi numaranın Aysel'i gönderdi bunları!» dedi, «Sekiz yüz liradan altı aylık kira, eder şu kadar lira... şu da konturat...»
Hacı Efendi:
«Neymiş acelesi!» dedi, Hacı «Ondan altı aylığını birden istiyen mi var kiranın!»
«İzmir'e gidiyormuş da altı aylığına!» «Hey anam!» dedi, «bir şu yedi numaranın Aysel'ine bak, bir de öbür dairelerdeki kiracılara! Kirayı söktürünceye kadar akla karayı seçiyorum. Hem de beşer, altışar yüz liradan... Gördün mü namuslu karıyı, aşkolsun şu yedi numaranın Ayseline! Dürüst karı vesselam!»

işte böyle evlenir, bir oğlan dünyaya getirir, büyütür, okula yollar. işte böyle, aşk mektuplarını da ona yazdırır!
Bir gün herhangi bir baba oğluna şu soruyu sorarsa:
«Oğlum, okula gidip de ne yapacaksın?» şu cevabı alırsa hiç şaşmasın: «Anamın aşk mektuplarını yazacağım!» Böyle bir cevapla karşılaşmamak için öğüdümüz: «Kızının da büyüyüp aynı duruma düşmesini istemiyorsan hemen onu yazdır okula! Yazdır ki ilerde oğluna aşk mektubu yazdırmanın ayıp olduğunu öğrensin okulda!» OKUMA YAZMA ÖĞRENiP DE...
«Kız evlat, ne yapacak okula gidip de... Mahalle delikanlılarına mektup yazacak değil mi?»
Gitmezse ne yapacak? Büyüyüp evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak. Mahalle delikanlılarına değil de istanbul'daki sevgilisine mektup yollaması gerekince... Ne mi yapacak?...
«Gel oğlum!» diyecek, «Otur şöyle yanıma da yaz bakalım! Bir tanem, sen gittin gideli izmir bana dar gelmeye başladı. Seni düşünmekten gözüme uyku girmez oldu. Sen istanbul'da plajlarda yaşarken... Ben ömür törpüsü kocamla...»

«Ormanlarımız yanıyor, ne dersin üstad ?» dedik.
«Yalan !» dedi. «Kaldı mı ki yansın ? Söyledik kaç senedir, dinletemedik. Bugünler için de bir iki kök ağaç bırakın !

Hop oturup hop kalkmağa başladım. Dayanabilirsen, dayan! Kızı da tiyatroyu da unutmuştum. Yavaşça kalktım yerimden. Artık bu işi kökünden ve dibinden halletmenin sırası gelmişti. Helayı bulacak kadar fransızca biliyordum. Sahnenin yanındaki , kapıdan tuvalete geçtim. iki üç basamaklı bir merdiven çıktım. Loş bir oda vardı önümde. Bir aralıktan daldım içeri. Tuvalete benzer bir şey yoktu ortada. Yalnız büyük bir palmiye saksısı duruyordu.
Ne olursa olsun, diye yanaştım. Meselenin küçüğünü olsun çözmüştüm. Oooh!.. ferahlamıştım artık!. Geldim, yavaşça yerime oturdum.
Madmazel, dedim, je vu pri, gerisini anlatır mısınız ?
Valla, dedi, ben de bir şey anlayamadım. Kadın aşığını beklerken biri girdi sahneye. Sonra köşedeki palmiyeye yanaştı. Affedersiniz... Sonra da... Yalnız, şu var ki, çok başarılı, çok natureldi bu aktör.
Ben bazı şeyler anlar gibi olmuştum. Alacakaranlıkta şöyle sağıma, soluma, ilerime, gerime bir göz atacak oldum. Kime baktımsa gözü bendeydi. Seyirci kaçmayı düşünürken, solumda, oturan direktör kılıklı bir mösyö yavaşça doğrularak :
Sizi tebrik etmeme müsaadenizi rica ederim, dedi : şu kadar yıldır bu Komedi Fransez'e devam ederim, böylesi bir aktörle ilk defa karşılaşıyorum !
Ben mi aktörüm, dedim, Ohhhooo ! Siz aktör görmemişsiniz. Bizim Vasfi'yi görseniz, deliye dönersiniz !
Önümden arkamdan eller uzanıyor, tebriklerin sonu gelmiyordu.
Bir aktör bukadar naturel olabilir.
Büyük bir kompozisyon yarattınız, üstat!
Büyük bir kreasyondu doğrusu.
Yalnız şuna aklım ermedi... Palmiye'nin dibini doldurup taşıracak kadar sermayeyi o anda nasıl buldunuz ?
Bu cahile ağzının payını verdim hemen:
Cahil! dedim, Sanat bir birikimin bir anda boşalmasıdır. Ben munkabız sanatçılardan değilim.
Arkamdan saygıyla ürkek bir elin dokunuşunu hissettim :
Breht'i sever misiniz üstadım? diyordu gözlüklü bir delikanlı.
Çok severim, dedim. Hatırlıyamamıştım, kimdi bu Breht.

Pardon, dedim, hela nerdedir. Adam aval aval baktı suratıma. Ben : Kabine yani ?
Anlamıştı. Demek onlarda da kabine ayni manaya geliyordu. Yarım saatlik bir yol tarif etti. Benim durup dinleyecek halim yoktu ama nezaket de ölmemişti ya...

Bütün çabalan seçim listesinin üst başında yer alabilmek için.. Saman altından su değil, memleketi yürütebilmek için nelere, ne cambazlıklara başvuruyorlar... Seçim sonrası ceplerine girecek paraya karşılık ne yatırımlar yapıyorlar şimdiden kim bilir!
Kimisi arttırmalara giriyor, kimisi eksiltmelerle... Ama bir sporcu yürekliliği ile açıktan açığa değil de sinsi sinsi...
şu Millî Korunma Kanunu'nun etiket koyma zorunluğu yeniden çıksa da herkesin yakasına çengelli iğnelerle tutturulsa değeri! Anlayıversek kendilerine binlerce lira paha biçmeye kalkışan aslanların kaç para ettiklerini, bir bakışta!

Futbolcu Metin, bir ayak adamına yakışmayan, tam kafa adamı işi bir lâf etti:
«Futbol beni bırakmadan...» dedi, «Ben futbolu bırakmalıyım!»
Kendisi için olduğu kadar, çaptan düşmüş çok kişiler için de tam yerinde edilmiş doğru bir söz!

«Eğer seçilirsem...» diye başlayan nutuklar atacaklar, «Size yüzme havuzları yaptıracağım, enginar fabrikaları açacağım, keçiboynuzu yetiştirmeye hız vereceğim!» diyeceklerdir. Kentleri dolaşacaklar, köyleri harmanlayacaklardır. Seçilecekler, Meclise de girecekler, Bakan, Başbakan, Hükümet, Devlet, en sonunda Muhalefet Başkanı bile olacaklardır. Olsunlar, olmasınlar demiyoruz ama, tam vakti gelince de bir futbolcu Metin olabilseler...

Yüzsüzlerden çok, ikiyüzlülerden çekinmişiz. Yüz verirsek astarını da isteyeceklerinden mi ürkmüşüz kim bilir?.
Hele dilimizi tutamayıp ileri geri konuştuğumuz günler, arkasından atıp tuttuğumuz kişilerle yüzleşmekten kaçmışız. Güleryüzlü dostlarımızı, sevgililerimizi yüzüstü bırakıp gitmiş, yüze gülüp geriden kuyumuzu kazanların arasına düşmüşüz. Kimimiz fazla yüz verirsek içyüzümüzü de kurcalamaya kalkarlarsa diye, daha hesaplı bulmuşuz asık yüzlü durmayı.
Yüzyüze yüz sevap, elele elli sevap diyen kimi yobazlar, ne yüz sevabı hak edebilmek için sevdiklerinin yüzlerine yüz sürebilmişler, ne de elli sevabı hak edebilmek için dostça, insanca elele verebilmişlerdir. iyiliğe, dürüstlüğe yüz çevirmekten, ilerici, devrimci kişilerin ölüsüne bile sövmekten büyük çıkarlar sağlamayı düşünmüşlerdir, yüzeyde kalan inanışları yüzünden!

«Son aylarda attığı her ters adımla partimizi takviye eden, muhalefet saflarımızı sıklaştıran ve yarına olan güvenimizi artıran Menderes'e saygılarımızı bildirelim. Kabul mü?» Teklif oybirliğiyle kabul edildi. Oturum bitmişti.

«Bakın sayın yolcular! Tren çok kalabalık. Hepinizin iki ayağını birden yere basmanız imkânsız.»
«Evet imkânsız!»
«Kolayı var... Çatal matal kaç çatal oynayacağız. Herkes birer eş tutsun... Ben emir verir vermez, kilosu ağır, ensesi kalın olanlar, önündeki ince kıyımların sırtına atlayacak.»
«Nasıl olur? ince kıyımların ensesi kalınların sırtına binmeleri gerekmez mi?»
«Bırakın solculuğu! Neden gerekirmiş? Burada önemli olan yerimizin darlığı değil mi? Zayıflar alta yatar da, iri kıyımlar sırta binerse yerden kazanırız. Başka türlü sığışamayız ki... şimdi ben, çok iri kıyım olan arkadaşın sırtından inip daha az yer tutan bir yolcunun sırtına bineceğim.»

«Siz de sağolun! Bütün memleket sağolsun. şimdi asıl oyuna geçiyoruz. Çatal matal kaç çatal oyununa. Biliyorsunuz bu oyunu herhalde.» «Biliyoruz.» Sırttakilerden biri:
«Biliyoruz ama...» dedi, «Siz gene anlatın. Alttakiler de anlasın... Kolay kolay anlayamaz onlar.» «Evet arkadaşlar, anlayamaz onlar!» «Oyunun bilimsel yönü aydınlansın ilk önce.» «Talim terbiyeye havale etsek...» Altta yatanlardan sızıltılar geliyordu: «Yahu bu oyunun adı uzun eşek oyunu değil mi?» «Höööst! Ağzını topla, eskidendi o!» «Canım halk arasında böyle denmez mi?» «Denmez!»
«Uzun eşek olmamış da bayağı eşek olmuş. Biz yükün altına girecek olduktan sonra!» «Bırakın bozgunculuğu!» «Eşeklik her yerde eşekliktir.» «Eşeklik aynıdır ama, binicilik değişir. Öylesine ustalıklı bineceksin ki, kimsenin beli incinmesin!. Soruyorum size, beli incinen var mı?» «Biraz nah şuralarım...» «Dizlerim bükülüyor!» «Benim sol ayağım hafiften...» «Susturun şunları. Daha beş dakika oldu yerîmîze geceli. Gelelim oyunun kurallarına...»
«Biliyoruz oyunun kurallarını! Başlayalım artık!» «Dur hele! Acelen ne, başlarız! Kuralları bir inceleyelim! Önce Anayasa komisyonuna havale edeceğiz. Kanunlara aykırı bir oyun oynamadığımızı size inandırmak için...»
«Bu oynadığınız da bir başka oyun sizin. Yutmayız biz! Heeey, altta kalanlar, ezilenler... Uyuyor musunuz be? Oyuna getiriyorlar, bırakın eşekliği!»

«Uzatma, başla artık!»
«Aceleniz ne?.. Bakın az önce birbirinizin ayaklarını çiğniyordunuz. Var mı ayakları ezilen, parmakları çiğnenen?»
Üsttekiler:
«Yoook.»,
«Gördünüz mü, nasıl huzur getirdik şu trene! Buna özgürlük denir işte. Artık gönül huzuruyla başlayabiliriz asıl oyuna!.. Belki oyunu bilmeyenler vardır...»
«Biliyoruz, hemen başlayalım!» Üsttekiler:
«Biz bilmiyoruz, anlat! Uzun uzun anlat ki haksızlık olmasın!»
«şimdi ben bir elimle altımdakinin gözlerini kapatırken...»
Kahraman:
«Hangi elinle kapatacaksın, anlayamadık.»
«Söz gelimi, sol elimle kapatırken, sağ elimi kaldıracağım havaya. Açacağım parmaklarımdan birini, ya da ikisini, üçünü de açabilirim istersem, dördünü de...» Üsttekilerden biri:
«Beşini de açabilir misin?»
«Evet açabilirim arkadaşlar! söz gelimi, açıyorum işte! Sol elimle de kapatıyorum gözünü altımdakinin.»
Üsttekilerden biri:
«Bu kuralda yanlışlık olacak galiba.. Gözlerin sağ elle kapatılması daha doğru olurdu. Sağ elle kapatılmalı.»
«Çatal matal komisyonuna havale edelim bu meseleyi.»
«Hangi komisyona dedin?» «Uzun eşek!..»
«Önce Anayasa komisyonuna havale edelim.'» Üsttekiler:
«Edeliiim!...
«Komisyondan çıkana kadar durumu muhafaza etmemiz gerek. Ne olur ne olmaz, belki yanlış bir iş yaparız... Herkes yerinde sıkı dursun!» Alttakiler:
«Başlayın artık.' Taşıyamıyoruz sizi! Uzun ediyorsunuz. Uzun eşek oynuyoruz dedikse, bu kadar uzasın demedik.»
«Peki, peki, başlıyoruz.' Kuralı tekrar edeyim: Önce sağ elle gözler kapanacak. Sonra sol el havaya kaldırılıp parmaklardan ikisi, üçü açılacak... Ya da beşi... Söz gelimi böyle işte!.. şimdi soruyorum. Yalnız cevabı, bindiğim vatandaş verecek!... Yanlışlık istemem. Soruyorum! Çatal matal kaç çatal?»
«Dört!»
Altta yatanlar:
«Tamam, bildi! Atın sırtınızdakileri!» Toraman:
«Oyuna henüz başladık! Ben size nasıl oynanacağını gösteriyordum. Arkadaşlar, sakın kimse inmesin.»
Alttakiler:
«Oyun başlamıştı. Mızıkçılık yok!» «Başlamamıştı.»
«Başlamıştı. Kapatmıştın gözümü de sormuştun bana!»
«Zaten kapalı değil miydi gözünüz canım?» «Atın sırtınızdakileri!»
«Kim bu bozguncu!.. .Poliiis!. Toplum polisiiii.» «Bildik, ineceksiniz sırtımızdan!»

Kapadım altımdakinin gözünü, soruyorum! Çatal matal kaç çataaal?»
«Üç!»
«Bildi! inin!»
«Üç değildi arkadaşlar!»
«Üçtü!»
«Siz söyleyin üsttekiler, üç müydü, beş miydi?»
«Beşti!»
«Üçtü, üç! Atın sırtınızdakileri! Çöktü omuzlarımız. Hooop! Güm!.. Bu herifler insan değil, insan azmanı! En zayıfı doksan kilo! Haydi bakalım, biraz da siz taşıyın bizi!»
Toraman çekti altındakini bir yana:
«Sen onlara uyma!» dedi, «Gel, altımıza bir koltuk bulalım! şimdi gir koluma da beni zaptetmeğe çalış!»
Kahraman da öbür koluna girerken sordu:
«şimdi ne olacak sayın usta?»
«ikinci oyuna geçiyoruz. Ben deliyim şimdi, düpedüz deli, anladınız mı?»
«Yani, açıklama sırası geldi mi artık?»
«Dinle. Kahraman! şimdilik deli olacağım ben! Sen de zaptetmeye çalışacaksın! Bir iki kişiyle zaptolmam ben! Bak yolcu arkadaş, bize bilet alan hayır sahibi!..» Yakalanmıştık Toraman'a. iri, tombul elleri yakamdaydı:
«Sen de gir öbür koluma!» dedi. «Sıkı tut, hah şöyle!.. Diyelim ki ben bu tarihten itibaren deliyim. Zaten bu ortamda delirmemek için de sebep yok!»
Kahraman söyleniyordu boyuna:
«Uf, uf, ufff!.. Gitti nasırım!... Biraz müsaade baylar!...»
«şimdi nasırına dedirteceksin!» dedi, öfkeyle, «Yorgunluktan kırılıyor ayaklarım!
Koltuk isterim ben.' Birinci mevki olsun! Çekin sürükleyin beni!»
Ben önden çekiyordum, o geriden dayanıyordu. Tek parmak, tek parmak daha...
«Baylar, hasta var! Bir saniye baylar! Tozuttu son günlerde. Zıvıttı baylar! şöyle biraz... Lütfen baylar...»
Kızmıştı Toroman:
«Sizin bir şey yapacağınız yok. Tanıtayım onlara kendimi!»
Önüne ilk rastlayanın sırtına atladı: «Çatal matal kaç çatal!» diye sordu.
Bütün trendekiler alışmışa benziyordu bu demokrasi oyununa.
«Söyle!» diye üsteledi Toraman, «Çatal matal kaç çatal?»
«Bilirsem ne olacak?» diye sordu alttaki. «Vatandaşlık görevini yapmış olacaksın!»
«Ya bilemezsem?»
«Bilemezsen de aynı şey! Canım isteyip de bir daha sorana kadar beni taşıyacaksın!»
«Yani eşeklik sürüp gidecek, öyle mi? Uzun eşeklik...»
«O nasıl söz? Beni sırtında taşımak neden eşeklik oluyormuş? şereftir, şeref!»
«Bilirsem şeref meref tanımam, indiririm haaa!» Kapıdakilerden biri:
«indirmekle kalmaz, bu sefer biz bineriz!» «Sen ne karışıyorsun?»
«Ha o, ha ben! Halk değil miyim? Uzatma! Zaman kazanıyorsun bizi lâfa tutmadan sor, hadi!» «Ne soracaktım, unuttum!» «Çatal matalı soracaktın!»
soralıım, sayın vatandaş! Çatal matal kaç çatal?»
«Beş!»
«Bildi, in aşağı!»
«Olmaz, birisi kulağına söyledi! Tahrik var!»
«Ben kendim bildim! Kimse söylemedi kör olayım!»
«Öyleyse aferin sana, bildin demek!» Yolcular hep birden bağırdılar:
«Bırak aferini de in sırtından!»
«Canım, size ne oluyor!»
«ineceksin! Kaydır sırtından şunu be! Sen de amma meraklıymışsın eşekliğe. Bildin işte!»
«Bildim, in artık efendi!»
«Aferin dedik ya!»
«in diyorum sana!»
«Canım, ben inersem başkası binecek değil mi?»
«Geçti, bindirmem kimseyi!»
«Peki, bir daha soracağım. Bu sefer de bilirsen inerim!»
«Kandırıyor, dinleme! Haydi arkadaş. Hooop. Güüüm!»
«Hah, böyle olacak işte!»
Sırtındakini kaldırıp atmıştı ama Toraman'ın ayakları bile yere değmemişti.
Kahraman lâstik top gibi kapmıştı havada. Ama Toraman hâlâ adamın sırtına tırmanmak istiyordu:
«Atamazsın beni! Nasıl atarsın? Ben senin isteğinle çıktım! Ben sandıktan çıktım!»
Baktım iş uzayacak, ben karıştım işe:
«Görüyorsunuz ya, hasta bu adam.» dedim, «Üşütmüş!»
«Doğru! Bunaldım havasızlıktan!»
«Tozutmuş işte!»
«tozunu silkeleyelim de aklı başına gelsin!»
«Peki, pencerenin önüne geçeyim de silkeleyin bari!»
«Pencere açmak yasak!»
«Neden yasakmış?»
«Toz gelir dışardan!»
«Ne tozu be?»
«Süt tozu!»
«Çocuklarımız ishalden kınlıyor!»
«Süt tozu gelir ama, yerine kendi tozumuzu veririz!.»
«Yani davul tozu, öyle mi?»
Her kafadan bir ses çıkıyordu. Toraman'ın sırttan inince rahatı kaçmıştı.
«Koltuk isterim pencerenin önünden!» diye tutturmuştu. Köşede oturan pos bıyıklı bir ihtiyar:
«Sayın vatandaşlar!» dedi, «Sanıyorum ki bu bay iki kişinin himayesinde yola çıktığına göre pek tekin bir zata benzemiyor. Masuniyetinize bir tecavüz vaki olup da can ve mal emniyetiniz haleldar olması ihtimallerini nazarı itibara alarak...»Birden kompartımanda bir kaynaşmadır başladı.
«Doğru! Boğar bu adam bizi! Çıkın dışarı!..» Hüryaaa!
Çıkanların yerine iki kafadar geçip oturdular. Toraman tanımış olacaktı bu pos bıyıklı, kös dinlemiş ihtiyarı:
«Sen misin babalık?» dedi, «Gözlükçüden mi geliyorsun?»
«Bak hele, tanıdı beni!.. Beni tanıdığına göre de...»
«Seni kim tanımaz babalık! Atina'yla Paris tanıdı seni! Devlet gibi adamsın!»
«Benimle bir işin var galiba!»
Kurtuldum artık.»
«Ooooh, çok memnun oldum!» Sonra bize döndü ihtiyar:
«Sakın üstüne varmayın!» dedi. «Ne derse he deyin! Haydarpaşa'da polise teslim edersiniz, o nereye kapatırsa kapatır?» Toraman işkillenmişti:
«Polise mi dedin? Ne polisi! Her koyun kendi boynuzundan asılır. Kardeşlerimden bana ne?»
«Neler söylüyorsun sen be!» Yeniden bize döndü ihtiyar:
«Bakırköylük tam!..» dedi, «Siz zahmet etmeyin, verin polise o götürsün!»
Eğildim, Toraman'ın kulağına fısıldadım:
«Sen saçmalamağa devam et! Bak, yuttu ihtiyar!»
«Peki! Sayın vatandaşlar! Her oy bir dolar! Her dolar onbeş kâğıt, karaborsada. Eğer dolar ayarlaması olursa siz kâr edersiniz. Doların değeri nerde düşerse düşsün, bizde kalkar. Memlekette dolar tehlikesi yoktur, mark tehlikesi vardır. işçilerimiz o kadar çok mark soktular ki içeri, bütün memleket nerdeyse marksist olacak. Bu tehlikeyi önlemek için markları bozup marksistlerin canına okuyacağız!. Her tarafta bankalar açtık. Nedeeen? Onların marklarını bozmak için! Bize gelince, bozulmayacağız arkadaşlar. Bozulmak yok!»
Dinleyenler bağırdılar kapıdan:
«Bozull!»
«Bozulmak yasak!.»
«Bozullll!»
Eğildim kulağına Toraman'ın:
«Millet böyle istiyor, bozuluver canım, sen de!..
bir saatin sayılamayacak kadar faydalar vardır.»
«Biz guguklu saat değiliz bozulacak. Biz elektrikli saatiz, tıkır tıkır işleriz. Ancak ceryan kesildikçe bozuluruz!»
«Hayırrr! Siz şimendifer saatisiniz. Kurmadan işlemezsiniz!»
«Ne olursa olsun bozulmayız biz!.. işledik bugüne kadar, bundan sonra sizleri de işleteceğiz! Amacımız memleketi bir şantiye haline getirip... türkün gücünü...»
«Bütün kapitalist memleketlere göstereceğiz!» «Avusturya'dan Avustralya'ya kadar!...»
«Dünya gücümüzü tanımadıysa tanıyacak bundan sonra!.. Bizim acı kuvvetimizi sayın vatandaşlar! Bizi tanımayanın, ya aklı yok, ya markı!..»
izmit'e girmişti tren. Kahraman, yanındaki Toraman'ın kulağına eğildi:
«Haydi Beyefendi, hoşça kalın!» dedi, «Bekliyorlar istasyonda. Buraya kadar sağ selâmet geldik işte! iyi yolculuklar bundan sonra!..» ihtiyara döndü: «Hastamız size emanet!» Kızmıştı kös dinlemiş ihtiyar: «Bana ne sizin delinizden!» diye gürledi.
«Ben restorana gidiyorum! Benim derdim bana yetiyor, bir de sizin delinizle mi uğraşacağım!» Kahraman bana döndü bu sefer de: «Geç benim yerime arkadaş!» dedi, «Haydarpaşa'ya kadar yokluğumu belli etmezsin! Vapurda yer bulamazsanız gene başlarsınız çatal matala! iyi yutturuyor bizim Toraman doğrusu... Haydi eyvallah!
Murat Çetin
Önce vatmanın yanından bir ses yükseldi. Ben ne olur, ne olmaz diye delikanlının önüne bir ayak koydum. Onun kadar ben de anlıyordum futboldan. Sert bir gıcırtıyla tramvay birden durdu. Bu seferki fren daha müthişti. Delikanlı, havada bir savruldu. Gene kız bana kalmıştı. En biçimli yerlerinden kavrıyarak, en ustalıklı bir oturuşla çöküverdik. Bu sefer, oturanlar bile kaymıştı koltuklardan. Kızdan azar işitmemek için: «Ahh!» diye bağırdım. «Kırıldı ayaklarım!» Gözlerimi kapamış, geçmiştim kendimden. Kız kollarımdan sıyrıldı. Ayağı kırılmış bir kurtarıcıya,
sövmenin yersizliğini düşünüyor gibiydi.

Kimden aldın bu haberi söyle bakalım?»
«Bir arkadaştan öğrendim!» dedi.
«Hangi gazetede çalışıyor?»
«Hangi gazetede mi efendim?..
Affedersiniz... Söyliyemiyeceğim!»
«Devlet sırrı mı bu be?»
«Efendim?..»
«Söyle diyorum sana... Hiçbir şey saklanmaz Yazı İşleri Müdüründen!»
«Efendim, bendim o!.. On sekiz yaşındaki kızla basılan!..»
«Ne? Sen miydin? Tuuu!.. Yazık senin kalıbına 'kıyafetine! Utan be, utan biraz... Böyle mi verilir bu haber be? İki satırla geçiştirilir mi bu olay? Röportaj yazar insan, röportaj! Yazık sana... Ben senin yerinde olsaydım şöyle başlardım: Yağışlı bir gece... Kaldırdım paltomun yakasını...»
«Efendim, hava yağışlı değildi... Paltomu da giymemiştim!»
«Giydim, dersen kıyamet mi kopar?.. İşe biraz gizlilik katmak lâzım... Ne diyorduk, kaldırdım paltomun yakasını... Önümde yirmi, yirmi beş yaşlarında bir genç yürüyordu... Önünde yürüyen genç kim, biliyor musun? Sensin o! Birden karşıda sarışın... Uzun boylu...»
«Sarışın değildi efendim!»
«Sarışın olmamış da esmer olmuş... Ne kaybedersin?..
Derken bu delikanlı giriverdi kadının koluna... Giren kim?»
«Ben tabiî!»
«Evet, sen!.. Ama üçüncü kişi olarak yazdığın için böyle yazmak zorundasın!.. Yazı böyle yazılır işte.

«Öyleyse yansın, kül olsun, namussuz ev!» diye, ensesine kadar kızardı.
Anlaşılıyordu işin içinde bir namussuzluk olduğu... Seyyar Hüsnü:
«İftiradır, sen boş ver böyle dedikodulara...» diye, boş atıp dolu tutmak istedi.
«Ne iftirası be! Herifi çıkarken gördüm evden!»
«Yaptır bir suçüstü...» diye* bekçi tahsildarı akıl öğretti.
«Yaptıracağım, yaptıracağım amma...» «Ee, ne duruyorsun?»
«Çocuk var arada... Anasına değil, çocuğa acıyorum!»
«Bir çocuk değil mi? Nasıl olsa, büyür gider... Bakma gözünün yaşına!»
Emlâkçı Sait: «Peki!» dedi, «Kimmiş bu ırz düşmanı?»
Nuri Yalçın, son bardağı da dikti:
«Bizim komşulardan... Üç çocuğu var, namussuzun!..»

«Aşmalı bu namussuzları... Ulan, ekmeğin mi eksik, suyun mu?» diyen Hurşit, daha çok işin alayındaydı: «Çay kıyısında tarla alırsın, sel için... Kırkından sonra kız alırsın, el için!» diye açıktan açığa taş da atıyordu.

Kitabım renkli olacak. Kuşe üzerine.» «Kuşe mi? Nerden buldun?» «Daha önemlisini buldum, para!» Arkadaşım alçak gönüllülük etmiş. Meğer paradan daha önemlisini bulmuş. Zengin, sanat ve gençlik âşıkı bir hanımefendi ile tanışmış!

Ne yapmalıydı şimdi!
Karavelli kadın, açıktan açığa gülüyordu pencerede. Bir ses duyulmuyordu ama gülüyordu işte. Gözleriyle yanaklarıyla, saçlarıyla gülüyordu. Ah böyle gülmeseydi de kancıkça bir kahkaha atsaydı! Hiç olmazsa ona bir şeyler söylemeğe çalışır, ferahlardı. Hayır, öyle sesli, gürültülü gülmüyor, ezercesine, kahredercesine gülüyordu.

«Peki, İstiklâl Savaşı'ndan sonra bir daha gazete çıkmadı mı?»
«Çıktı ama, kulak asma. Biz onlara ilân gazetesi diyoruz. Artırma, eksiltme ilânları çıkar. Bir de büyüklerden gelenin gidenin adlarını yazarlar.» «Gelen giden olmazsa?» «Vali ne güne duruyor? Eve giderken arabası benzinciden benzin alsa, hemen bir makale. Muhterem valimiz benzin satışlarını inceledi, diye... Arabası bozulup yaya gitse, tamir edilmekte olan Ankara yolunda incelemeler yaptı, diye bir makale daha!..»

Elindeki kâğıtlara yapışarak:
«Bunları tek başıma doldurmam gerek. Çok gizlidir. Evinizde kaldığım yukardan öğrenilirse sizin için de iyi olmaz!» dedim.
Aklı yatar gibi olmuştu. Kendini bir an çok aşağılarda görür gibi oldu. Yerlere kadar eğildi. Elimi uzatsam öpecekti:

«Canım» dedi, «Uzun lâfa ne hacet... akşama gel de gör!»
Sonra gıdıklanmış gibi gülüşler, öpücükler... Aldığı cevap onu hiç memnun etmediği için Burgaz'ın güzelliğine geçti.
Pazara Heybeli için söz birliği ettiler. Sonra yine öpücükler, yine gülüşler! Genç kız kulübeden kan ter içinde çıktı. Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Kulübeden değil, sanki yataktan çıkıyordu.

Telefon başkadır azizim... Sen bakma o densizlere... Uzattılar mı «küt!» kesersin... En iyisi bu! Aldırma! Sen iş adamısın. Senin bir saniyen bin lira... Hele böyle günde... Seyficiğim senden bir ricam var... Alo! Seyfi! Seyficiğim! Alo!... Hay Allah kahretsin... Ne oldu yahu? Alto! Seyfi! Telefon değil, ömür türpüsü bunlar... Kapandı!... Ulan sakın Seyfi kapamış olmasın! Yapar da! Beyin kıymetlidir zamanı! Eli para gördü çünkü. Saygısızlık da parayla değil ya! Şimdi at tekliği! Aç telefonu, dipten doruğa bir boya! Hele sen uyma şeytana Apti! Bozma terbiyeni!»

«Anneciğim» dedi, «Artık yedi yaşına girdim. Bana da bilet al!»
Zaten sinirleri bozuktu annesinin. Daha beş derneğin başkanı olsa bir başöğretmen parçasına sözü geçmiyecekti: «Sus, terbiyesiz!» dedi. «Sen büyüklerin işine karışma!»
Sağlı sollu iki çimdik attı. Sevimer, büyüklerin işine bir türlü akıl erdiremiyordu ki...
Pek küçüktü daha!... Ya beş yaşındaydı, ya da yedi... Altı da olabilirdi. Hele bir sekiz olsun!

«Ya oyumu sana vereceğim diye kandırırlarsa seni!»
«Kandıramazlar, oylarını bana vermezlerse ayakkabının ikinci tekini alamazlar ki...»

«Temiz para! Eee, önümüzdeki bayramda gene on çocuğa birer Beykoz kundurası giydirirsin dernek adına!»
«Kundura mı dedin! Bizim dernek, senin bildiğin öyle hayırsever kadınlar kurumundan değil! Ben bu gecenin geliriyle bir İsveç gezisi düşünüyorum. Üyelerimiz görsünler, eloğlu nasıl çocuk yetiştiriyor. Biz çocuk deyince ilk önce pabuç geliyor aklımıza. Oysa çocuk pabuçsuz da büyür... Eğer pabuç lazımsa bizim takunyalar ne güne duruyor. Doktor Şol takunyalarının bizimkilerden ne üstünlüğü var! İşin en önemli yönü çocuğun pabuca değil, eğitimi, ahlaken gelişmesi ve üstün moral sahibi olması.»
Murat Çetin
"Sürecekmiş bizi... Sürgün edecekmiş, topumuzu birden! Sürgün... Nereye?
Yurdun dört bucağına... Yani Anadolu'ya! Yemen gibi, Fizan gibi... Oralara da gideriz! Bizi yurdun dört bir yanına serpecekmiş... Darı gibi. Bir avuç darı gibi... Darı da çilekeş bitkidir haaa! Hangi toprağa atsan yetişir. Tarla farkı, toprak farkı gözetmez. Toprak arık da olsa boy atar çorak da olsa! Tarım uzmanları bu yüzden darıya arsız bitki diyorlar. Yeni dönemin eğitim uzmanları da "arsız" diyorlar bize... Arsız gençlik, arsız kuşak. Bu yozlaşan topraklarda soyumuzun kurumaması için böyle olduk, arsız olduk, soysuz terbiyesiz olduk!.. Tıpkı darı gibi... Böyle olmamız gerektiği için böyle olduk!.. Suç kimde?"

"Yani Üçüncü Dünya Savaşı olmayacak, değil mi Hoca'm!"
Gülüşünü sürdüren Mahmut Hoca:
"Dünya kalmayacak ki Dünya Savaşı olsun! İki büyük savaşla akıllanmayan insanlara üçüncüsünün ne yararı olur ki!"
Zil tam zamanında çalmıştı. Bu zil dersin de, savaşların da mutlu sonuydu sanki.

"Ne yazık ki arkadaşlar!.." diye başladı, "Bilim yolu, akıl yolu öyle kolayına açılıvermemiş, uzun bir zamanın geçmesi gerekmiştir. Bu gerçeği algılayan din adamları gelişen insan zekâsının önüne engeller koyarak kendi varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır."

"Çocuklar!" diye başladı. "Sağlığınızla alâkalı bir tamim geldi Bakanlıktan!"
Özellikle, "ilgili" ve "genelge" dememek için bu "alâka" ve "tamim" kelimelerini kullanıyordu her yönlü tutucu gerici bir idareci olduğuna inandırmak için.

Geriden gelen top iki ayağının arasına sıkışıp kalmıştı. Az ilerisinde ağzında bir tutam otuyla bir inek başı duruyordu. Kendi takımının oyuncularından biriydi, olsa olsa Selman...

Kuşkusuz iki beyin takımı vardı Hababam Sınıfı'nda. Tüm devinim içindeki toplumlarda olduğu gibi... İleriye dönük olarak çalışan beyin takımı ile bir de tutucu gerici takım...

"Ben raporuma şöyle yazacağım, Bakanlığa vereceğim teftiş raporuma... Edebiyat öğrenmeni Cafer Uskan, öğrencilerine tiyatroyu sevdirmek için oyunlar sergilemekte, Müdür Başyardımcısı Mahmut Alnıgeniş de tiyatro faaliyetlerini durdurup sahneyi ibadete tahsis etmektedir."
Her iki öğretmen de içtenlikle gülüyorlardı.
"Siz, derste hayat bir tiyatrodur dememiş miydiniz, Sayın Hocam, neden olmasın!"

"Biz kim, bozgunculuk kim? Ama ne de olsa insan bozuluyor.

Öbür Yunanlı türkücülere benzemez demiş. Dostmuş bizimle..."
"Bizimle, değil mi? O bizimle dost olabilir, ama biz kimseyle dost olamayız. Bizim bir tek dostumuz var, NATO!.. Yani Amerika! Biz yalnız Amerika'nın dostuyuz!"
"Sayın Müdür'üm, Amerika kimin dostu?"
"Biz ona böyle bir soruda bulunursak, alınır, kuşkulanır bizden. Hâlâ bir kuşkunuz mu var benden diyebilir sonra! Biz büyükleri saymak zorundayız. Geleneğimiz bunu gerektirir.

Marş bitmeden en büyüklerinden beş bayrak sahnenin en uygun yerlerine asılmıştı. Tam zamanında getirilen bayraklar, mizansen gereği asılmış gibi geldi çocuklara. İster istemez alkışladılar. İstiklal Marşı'nın alkışlanmadığını bildikleri halde. Bu alkışın gerçek sahibi ne Akif'ti, ne de marş... Bir unutkanlığı eyleme çeviren Refüze'yle, Kalem'di. En önemli eylemler de kimi unutkanlıklardan doğmuş değil miydi?

bir tarih öğretmeni olarak özür dileyeceğim sizlerden... Sizlere hep olanlardan, bitenlerden söz ettim bu dersin öğretmeni olarak... Olmakta olanlardan, olacak olanlardan söz etmedim... Yani günlük politika yapmadım... Ama şunu yapmak istediğim için böyle davrandım: Olmuş olaylardan yola girerek olacakları da bulup çıkarma becerisini kazandırmak için, sizlere... Bunu bir öğretmenlik yöntemi bildim.
Murat Çetin
Artık ünü kendi adını aşan kitaba ileride sahip çıkabilmek için kendi adını koyduran Rıfat İlgaz'a gelen ilk eleştirilerden biri Dağıtıcı Faruk'a aittir:
"Nerde Stepne, nerde Rıfat İlgaz?.. Bırak dostum sen bu işleri!"
"Rusçan fena değil; doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!" "Ben mi çevirmişim? Hangi yazardan?"
"Hangi yazardan olacak! Stepne'den... Baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden!"

«Ne yaptı?»
«Şey yaptı efendim.»
«Söyle ne yaptı. İnek mi dedi?»
«Hayır efendim, demedi ama... Tarih kitabımın içine...»
«Söyle, çabuk... İnek mi yazdı?»
«Ot koydu efendim!»
Kel Mahmut'la birlikte, yattık yerlere gülmekten. Müdür yardımcısı:
«Gözünle gördün mü?» diye sordu.
«Başka kim koyacak efendim. Bir de açtım ki... Fransa Büyük İhtilâli'ne çalışacaktım...»
İnekliğine bakmadan bir de yağcılık yapıyordu. Kel Mahmut tarihe gelirdi bize.

İş, Kalem Şakir'in tam zekâsını göstermesi gereken bir aşamaya girmişti. Bir parça gevşeklik, «okuldan uzaklaştırma»ya patlayabilirdi:
«Efendim!» dedi. «Ne yalan söyleyeyim. Sizin dersinizden sonra kaçacaktım!»
Bu, kabadayıca bir açıklamaydı. Gel gelelim Kel Mahmut hiç kül yutacağa benzemiyordu!
«Ya! Kaçacaktın demek. Bu katranlı elbiselerle mi?»
«Doğru lekeciye gidecektim! Sonra da...»
«Pes... doğrusu...» dedi, «Şu zekânı tarih dersinde gösterseydin, bu sene bütünlemesiz atlardın sınıfı...»

«Efendimi mefendimi bırak! Fırla!»
«Kalkamam efendim!»
«Kalkamazsın ha! Sebep?»
«Gece şey olmuş da... Banyo yapmam lâzım!»
«Bak soytarıya... Herkes senin gibi gusül abdesti alsa...»
«Öyle değil efendim! Ben çocukluğumdan beri hep böyleyim...»
«Pek erken başlamışsın!»
«Altı aydır bir şey yoktu. Buranın havası...»
«İyi geldi değil mi? Yemeklerimiz yaradı desene! Kalk giyin... Bırak şimdi yıkanmayı...»
«Yalnız emir verseniz de çarşaflar değişse...»
«Şahinpaşa oteli mi burası be? Kurur akşama kadar...»

Kalem Şakir'in doldurduğu izin kâğıdını almış, İnek'i de takmıştı peşine... Şaban'ı izine inandırmak için dümenden Kel Mahmut'a inecek, çıkınca da kapıda bekleyen İnek Şaban'a:
«Al ulan Şaban, zor kopardım izini sana! Unutma şarabı!»diyecekti.

«Peki evlâdım Şaban efendi, izini kimden aldın, söyler misin bana?»
Kel Mahmut, arı gibi tam sokacağı zaman böyle yumuşar, kibarlaşırdı.

Herkes sırayla kendi anhtarını sokuyordu. Henüz kilitlerden birini bile açamamıştık. Düdük:
«Kıralım!» dedi. Palamut Recep ne de olsa idareyi ve kanunu temsil ediyordu.

«Çocuklar! Müdür Bey'in emri var!» diye başladı.
Müdür Bey'in akıllıca bir emrine rastlamadığımız için, «Yine ne saçmalamış!» gibilerden kulak kesildik.

«Pis kaltak. Sen Dezdemona'ya değil, Alfred'e gidiyorsun. Nerede kılıcım?»
İnek Şaban sobanın altındaki demiri kaptığı gibi uzattı Hayri'ye:
«Al Şövalyem, temizle namusunu!»
«Temizlik işleri senin üzerinde... Emrediyorum sen temizle, elimi bir fahişenin pis kanıyla kirletemem!»
«Hayır ben yapamam bu işi...»
Havlusunu almış, dışarı çıkmak istiyordu. Tulum kızdı:
«Hayır, sen yapacaksın!»
«Yapamam şövalyem, fena halde sıkıştım!»
İnekten beklenmeyen, ya da tam inekten beklenen bu yanıt bizi yeniden kırıp geçirdi...

«Ne zili, on dakika var daha...»
«Zil çalmadı mı, zil?»
«Yok Hoca'm, çalmadı!»
«Ama ben duydum!»
Kel Mahmut'un ne zamandır özlemini çektiğimiz kahkahası çınlattı koridoru:
«Demek duydun ha! Hay, sen çok yaşayasın Hoca'm! Bu Hababam Sınıfı, adamın gözünü açar ama, kulağını açacağını hiç bilmiyordum!»

Kel Mahmut'un bir kuşkusu daha kalıyordu. Ya Sivslıların fındıkları da uzun kabuklu ise...
Güdük,onun kafasının içindekini okuyacak kadar zeki, Sivaslıların şikayetini duyacak kadar da kulağı delikti:
«Efendim!» dedi, «Sivaslıların fındıklarına gelince. O fındıklar, Yumra cinsidir. Yuvarlak... Yağlı fındıklar...»

«Hangi eşek kırdı bu camı?»
Camı belki kıran bir eşek olabilirdi ama, tutup da ikinci bir eşeklik yaparak::
«Ben kırdım!» nasıl diyebilirdi?

«İneği meşhurdur, ineği!»
«İneği mi?»
«Ne sandındı?»
«Vay anasını... İneği ha!»
«Yirmi beş kilo süt verirmiş günde... Yani bizim İstanbul'da olsa yüz kilo süt eder... Hiç işitmedin mi? Hollanda ineği bir... Kırım ineği iki...»

«Efendiler, buna ağır makineli tüfek derler!»
Sivas'tan bir torba leblebi ile yağcılığı da bittikte getiren Yamuk Osman:
«Evet efendim!» diye onayladı.

Hoca tam yanına yaklaşıp kamçıyı salladığı sırada, kişnemeyle birlikte, öylesine bir çifte salladı ki... Bu huysuzluğu daha önceden kestiren Hoca'mız, iki adım geriye sıçradıysa da çiftenin etkisinden kurtulamamıştı. Çifteyle birlikte başındaki şapkayla elindeki kırbaç da fırlamıştı havaya.
Hoca, üstünü başını düzeltip şapkasını, kırbacını yerden aldıktan sonra::
«At!» dedi,«Zeki,itaatli,eğitime elverişlibir hayvandır ama...»
Durdu, öksürdü, şapkasını düzeltti, getirdi gerisini: «Nihayet bir hayvandır efendiler!»

«Ne anlatıyor bu beee?
«Sağır mısın? Kiralık Konak'ı anlatıyor işte!»
«Ne Kira geçiyor içinde, ne Konak... Bir Çalıkuşu'dur tutturmuş gidiyor.»
İnek Şaban, sanki duymuştu bu konuşmayı:
«Konakta düğün hazırlıkları başladı, terziler Feride'ye gelinlikler dikiyorlardı.»
Refüze Ekrem döndü Adıbelli'ye:
«Al işte, konak!.. Var mı başka bir diyeceğin!»

«Hayır efendi. Adımı yazmışlar bahçeye!»
«Bahçenin neresine!»
«Yere! Karların üzerine!»
Kel Mahmut gözlüğünü düzeltip baktı, bir şey göremedi.
«Hani?»
«İşte!»
Bu kez kendisi de bakmıştı. Parça parça yağan kar, yazıyı çoktan kapatrrıştı.
«Hani be!» diye sertleşti, Kel Mahmut.
«Kapatmış Efendim!»
«Ne olacaktı yani? Adının altın harflerle yazılıp tarihe geçeceğini mi sanıyordun? Kapanacak elbette!»

(Güdük bütün otlakçılar gibi sadece kibrit taşırdı.)

«Haşşöööle!..» dedi, «Şimdi bir şeye benzedi işte! Ennezâfetü, minel imaaan! Yani temizlik imandandır demişler!..»
Güdük Necmi sordu hemen:
«Kim demiş Hocam!»
Çattı kaşlarını birden:
«Ebenin körü demiş... Sana ne! Sen bunu belle, olduğu gibi... Üzümünü ye de bağını sorma!»