PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Çetin
Savaşı, O'nun ne olduğunu bilmeyen ve hiçbir zaman ateş altında bulunmayanlar çıkarmış ve sebep olmuşlardır. Savaşın ahlâkla ilgili kısmı onu yapan ve yaşayanlarla değil, sebep olanlarla alakalıdır.

Bugüne kadar tüm savaşlarda sadece ve sadece anneler kaybetmiştir. Başka hiç kimseye bir şey olmamıştır. Hiçbir sonuç, annenin mezara kadar devam edecek olan yûreğindeki ateşe derman olamaz.

İnsanlığın 5000 yıllık yazılı tarihi aslında savaş tarihinden başka bir şey değildir. Korkular ittifakları, ittifaklar savaşları doğurmuştur. Bir savaş, daha sonraki savaşın tohumlarım atmıştır.

İnsandaki altı temel duyu; mutluluk, üzüntü, öfke, korku, şaşkınlık ve tiksinme aynı anda sadece muharebelerde yaşanabilir.

Bölgede Türk ve Kürt vatandaşlar birbirinden ayrı köylerde yaşıyorlardı. Geçim kaynakları tarım ve hayvancılıktı. (1975)

- Ne oldu da isyan çıktı? Alınıp verilemeyen ne? Siz bunu yaşamış insanlarsınız.
- Kumandan bey, siz bunları bizden iyi bilirsiniz. Ne zaman bu bölgelerde bir hareket olduysa, bunun arkasında, bilin ki ya İngiliz, ya Moskof (İran taraflarını göstererek) ya da bu Farslar, biri biri mutlaka vardır. Sonra bu Farslar ikili oynar. Önce Kürtlerden yanaydılar; kışkırttılar, desteklediler sonra birden dönüp T.C. Hükümeüyle anlaştılar. Ben ne diyeyim. Ateş kendi kendine yanar mı? Halk cahil, yoksul. Ne denirse hemen kanıyor. Bu kafirler her zaman bol vaatlerde bulunmuşlardır.
- Baban o zaman sağ mıydı?
- Sağdı kumandan bey. Babam o çatışmalarda ayağını kaybetti. Ne kıyamet koptu, ne kıyamet. Mustafa Kemal Paşa başımıza taş yağdırdı. Başka türlü de sükunet sağlanamazdı.

- Peki şimdi ne oluyor? Gene bu bölgede sağ sol diye ayrılmışlar, fırsat bulsalar birbirlerini acımadan boğazlayacaklar. Harman yakmalar, köy basmalar neyin nesi?
- Evveliyatı vardır. Devlet birini yakalayıp mahpusa koyunca her şeyi halletmiş gibi rahatlıyor,
- Sebep sadece bu mu?
- Esas sebebi soruyorsun, anladım. Bu rey işi var ya. Reyini bana ver işi, her şey bu kağıttan çıkıyor. Yüz buluyorlar, benim adamım, senin adamın oluyor. Bu defaki çatışmaları çıkaranlar Ankara'da oturuyor.

1912-1913, Balkan Savaşı: 4307 şehit
1919-1922, İstiklal Savaşı: 10.885 şehit
Yaralı iken ölen 1718 asker dahil, hastanede hastalıktan ölenler hariç. 1. ve 2. İnönü Muharebelerinde şehit olan 219 asker yukarıdaki toplama dahildir. 1950-1953, Kore Savaşı: 731 şehit
1. Tugay 498'dir. 2., 3. ve 4. Tugayların şehit sayısı 233'dûr. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı: 486 şehit

1993 yılının Temmuz ayı başında Hakkari'deki durum şuydu:
Bir tohum, 1984 Ağustos'unda verimli bir toprağa atılmış, tomurcuk olmuş, fide olmuş, ağaç olmuş, dala budağa sarmış, umulan meyveleri vermiş, toprak altındaki kökleri de alabildiğince derinliklere yayılmış haldeydi. Bu koca gövdeli ağacı kollarımızla kucaklayacaktık. Bütün subaylar birbirlerine "Burada bize ait ne kalmış?" diye sorduklarında, herkes de iyi biliyordu ki, bu cevap koskoca bir "hiç"ti.

1984'deki Şemdinli baskınından sonra Bolu'daki Komando Tugayı Hakkari'ye intikal ettirilmiş ve adı Hakkari Dağ ve Komando Tugayı olarak değiştirilmiştir. Olayların başlamasından iki ay sonra Bolu Komando Tugayının hızlı ve yerinde bir kararla Hakkari'ye intikal ederek, orada konuşlanması, PKK mücadelesiyle yakından ilgili olan herkesin kabul ettiği, en isabetli ve en doğru karardır. Tarihi bir öngörüdür.

Halkın PKK'ya yardım ve destek sağlaması örgütün ideolojisine değil, baskın çıkan otoritesinden korkmasıydı. Bu nedenle halktan bilgi gelmiyordu. Gelen az bilgi de doğru ve güvenilir değildi. Militanlar her yerdeydi ama, "şu saatte", "şuradan" diye bir istihbarat yoktu. Ortada bir sürü telsiz dinlemelerinden, jandarmadan, polisten, MİT'ten gelen haberler vardı ve bunlar da birbiri ile çelişiyordu. Her şey bulanıktı, esas kaynak olan halk da şu anda kapalıydı.

Mahalli yönetimlerin çoğu, başkanından en düşük memuruna kadar (belediyeler) açıktan ve inanılmaz ölçüde PKK'nın destekleyicisi değil, ta kendisiydi. Tam şımarmışlardı, pervasızca hareket ediyorlardı.

Halkın kendi güvenliğinin devlet tarafından sağlanamadığı inancının yerleşmesi, örgütün yapacağı eylemler hakkında önceden hiçbir haber alamamanız demektir.

"Herkes kadar yaparsanız; Hiçbir şey yapmamışsınızdır."

"Titrek ve ürkek adımlarla yol gidilmez."

Atatürk seyahat halindeyken yolda öğrendi. Saniyen gösterdiği tepkiyi içinizde bilmeyen olduğunu sanmam. 1924'de Botan çayını geçerken pusuya düşürülüp öldürülen beş atlı jandarmanın haberini Çankaya'da aldığında ise, bütün gece öfkesinin önünde kimse duramadı. Neden böyle davranıyordu? Size söyleyeyim. Küçük gibi başlayan bu olayların sonunun nereye varacağını derhal anlıyordu. Olağanüstü zeki bir kişiliği olduğundan ilk bakışta tablonun tamamını görüyordu. Kendisinin zaman zaman söylediği gibi "kudretsiz dimağlar, zayıf gözler, gerçeği görmezdi." Saygısızlığın, tecavüzün büyüğü küçüğü olmazdı", "güç ve kudretini ispat edemeyene itibar edilmez, ancak zaferle kuvvet ve otoritesini ispat edene saygı ve itibar kendiliğinden gelir" ifadeleri Ulu Öndere aittir. O tarihin, ulusların tarlası olduğunu, her ulus geçmişte ne ekmişse gelecekte onu biçeceğini, tarihin engel olunabilecek şeylerin toplamı olduğunu biliyordu.

Ben size anlatayım; PKK'nın ilk yıllarında bütün Hakkari'nin tamamında kod Sinan isimli birinin yönetiminde 8-10 tanesi kız, 60 kadar militan faaliyet göstermiştir. Köylüler, halk hem mülki hem askeri makamlara gelerek haber vermişlerdir. Aldıkları cevap: "Bizim bilgimiz var, siz köylerinize dönün." Onlar ısrar etmiştir. "Bunlar bizim bildiğimiz eski eşkıyalara, Koçero, Hamido gibi suç işleyip dağa çıkanlara benzemiyor, bunlar bizim bildiğimiz eşkıya değil, siz de eşkıya diyorsunuz ama bunlar onlar değil, bizi köy odasına, camiye topluyorlar, Kürdistan diyorlar, bağımsızlık diyorlar, sömürgecileri bu topraklardan atacağız diyorlar, sırtlarındaki çantalardan kitaplar çıkarıp okuyorlar."
İşte arkadaşlar bu dönem onların tomurcuk ve filiz devresiydi. Halkın devlete güveni tamdı. Kendilerinin bizim tarafımızdan korunacağına inanıyordu.

Ama halk nerede olduklarını biliyor. Yetmez! Ne zaman, nerede, ne yapacaklarını da en azından bir iki gün önceden biliyor. Peki, biz niye bilmiyoruz? İki sebebi var; birincisi halk bizden kopmuş. Niye bilgi versin ki; biliyor ki, PKK bölgeye otoritesini hakim kılmış. Bunu yaparsa kesinlikle öldürülecek, ailesi çocukları dahil herkes. İkincisi Gayrı Nizami Harp tekniklerini iyi uyguluyor, yeraltı sistemlerini tam kurmuş. Bunları, Gayrı Nizami Harbi bilen uzmanların doğru ve uygun eğittiği işte ortada.
İş bu iki temel sebeple de bitmiyor. Başlangıçtan itibaren sadece siyasilerin değil, askerlerin de "üç beş çapulcu" laflan, federasyonu tartışalım diyenler, ikide bir itirafçı yasası çıkaranlar, bu yılın ilk aylarında kendi kendine ateşkes ilan ederek, sanki kışın yapılıyormuş gibi operasyonları durdurup Mayıs ayında Bingöl'de 33 silahsız askerin kurşuna dizilmesiyle uyananlar, aşiret reisleriyle ağalarla işbirliği yapanlar. Devlerin işi ciddi tutmasına mani olup, onu engellediler.
Beyler, devlet otorite ve güç demektir. Hiç kimse onun kudretinden kuşku duymamalıdır. Devletin adalet ve siyasi varlığından konuşacaksak, tanımı budur. İşlerin niçin bu hallere düştüğüne devanı ediyorum. 1992'de Alay Komutanlığımda Ankara'dan bir emir geldi. Emirde; Sivas-Diyarba-kır hattının doğusunda seyahat eden subay, astsubay ve askerlerin, askeri kimliklerini üzerlerinde taşımamaları isteniyordu. Amaç da PKK'nın yol kesmelerinde, kim olduklarının anlaşılamamasıydı. Hemen Tümen Komutanına telefon ederek, "kendilerinin imzaladığı bir üst yazıyla bize ulaşan bu emri; subay ve astsubaylara yazılı olarak tebliğ etmeye utandığımı" söyledim. Vatan topraklarında subayların kimliklerini saklaması ne demekti? Bu, çok şeyin baştan kaybedilmesiydi. Askerin başında bulunan insanların moral ve psikolojik yapılarının işe yaramaz hale sokulmasıydı.

Beyler, Cumhuriyet döneminde gene bu topraklarda on beş defa silahlı başkaldırı olmuştur. Bunlardan Şeyh Sait'de silahlı adam mevcudu azami 5000, Tunceli hareketinde ise 3000 kadardır. İsyanların bastırılması Tunceli'de yedi ay. Şeyh Sait'te 4.4 ay sürmüştür. Diğerlerinin hepsinde asilerin silahlı gücü, 150 ila 500 adam arasında değişmiş, teşebbüsler de iki gün ila bir ay içerisinde bitirilmiştir. Şunu bilmelisiniz ki bu kadar silahlının hepsi yok edilmiş değildir. Büyük bir kısmı dağılmış ve kaçmıştır. Ama şu çok önemli; hepsinin elebaşıları ve önderleri mutlaka yakalanıp cezalandırılmıştır. Bütün Cumhuriyet dönemi isyanları (1924-1938) Atatürk'ün zamanında çıkmıştır.

Bizim elimizde bulunan Amerikan tercümesi, 1961 ve 1964 yıllarına ait gayrı nizami harp kitapları mevcut. Bildiğiniz gibi bütün kitaplar Amerikan tercümesidir ve onlar yayımladıktan 6-8 sene sonra da tercüme eder biz yayımlarız. Silah ondan gelince silah bilgisi de ondan, tecrübe ve fikir hayatına dayalı kitaplar da ondan alınınca nasıl savaşılacağını da 1952'den beri gene Amerika'dan öğreniyoruz. Bundan önce de Almanlar, daha önce de Fransızlar vardı. Arkadaşlar şimdi zaman almak istemiyorum. Bizim, 1934, 1935,1936 yıllarında kendi yazdığımız eğitim ve muharebe kitaplarını görün, okuyunca şaşırıp kalır, neden bunları görmekte geç kaldım diye hayıflanır durursunuz./ Bu bahsettiğim 1961 ve 1964 yıllarına ait ABD talimnameleri; bir, anlatımları genel, iki, hükümet kuvvetlerini anlattığı için küçük rütbelere fayda sağlamıyor. Bize karşı taraf, hasım lazım. Üstelik Vietnam'dan önce yazılmış. ABD'nin ilk muharip askerleri 1964'de Vietnam'a gitti, 1973'de sekiz sene sonra bozgun halinde oradan çekildi. 196O'lı bu kitapları o tarihlerde kendileri kullanıyordu, bir işe yaramadı ki 58.000 ölü verip 6 bin helikopteri enkaz halinde Vietnam topraklarında bıraktı.

"Arkasında düşmanı hisseden önündekiyle savaşamaz". Bu muhteşem söz Cengiz Han'a aittir.

Aç insan kolay kandırılır.

Üç kişi bir sırrı ömür boyu saklayabiliyorsa, bilin ki, bunlardan ikisi ölü demektir. Çalışmalarımızda şu sözü de unutmayın; üç türlü yalan vardır; adi yalan, yeminli yalan ve resmi istatistikler.

Savaş ve muharebeler taarruz demektir. Savunma halindeki bir birlik, yenilmeye, yıpratılmaya mahkumdur. En iyi muharebe yönetimi; düşmanı rahat bırakmamaktır.

Bir insanın emir vermeye hakkı olması için, emir verdiklerinden daha değerli olduğunu kanıtlaması gerekir.

Napolyon'un bu konudaki görüşü: "Emir vermek için itaat etmenin şart olduğunu söylerler, fakat sürekli itaat edende de komutanlık niteliği kalmaz" şeklindedir.

Hiçbir iş başında bulunan adamın seviyesinden yukarı çıkamaz.

İnsanlar yüksek mevkilerden düştükleri zaman güçlerini kaybettiklerinden değil, dalkavuklarından ayrıldıkları için üzüntü duyarlar.

Ölüm her şeyi eşit yapan doğal sonuçtur. Ölümden korkmayan ölmez; ölüm kendine koşanları hiçbir zaman vurmaz. Ölümün korkusu, ölüm acısından daha şiddetlidir. Ölüm telaşının bir anlamı yoktur. Her canlının neticesi ölümdür. Kaçınılmaz sonuçlara peşinen üzülme ve bunu dert etme bilinçli, sağlıklı bir ruhun işi değildir.

İnsanoğlunun yazılı 5000 yıllık tarihinde barışla geçen süre 236 yıldır.

Yakın ve uzak tarihi incelediğinizde görürsünüz ki, savaş bulduğu ülkeyi bir daha bırakmaz. Bir ulusa zayıf ve kuvvetli yanlarıyla beraber erdemlerini de öğretir.

Askeri liderin özelliklerinin ne olduğunu daha 1070'lerde Kutad-Gubilik eserinde Yusuf Has Hacip katıksız olarak söylemiştir. Başka kaynakların hiçbiri bu netlikte tanımlayamamıştır.
• Cesur olacak.
• Tok sözlü olacak.
• Cömert olacak.
• Savaş tecrübesi olacak.
Yalnız, dünyanın ünlü askerlerinin biyografileri tetkik edildiğinde hepsinde müşterek olan nitelikler şöyle sayılabilir:
• Askerlik sanatını çok sever.
• İnsanların enerji ve fikirlerini serbest bırakır.
• Fikren hareketli ve kolayca alevlenen bir kişiliğe sahiptir.
• İnsan psikolojisine hakimdir. Yapılmak istenmeyen şeylerin de yapılmasını sağlar.
• Düşüncelerini hep yüksek sesle söylemeye alışkındır.
• Gerçeği hızla fark eder ve söyler.
• Sisli havada yolu hiç şaşırmaz.
• Bağımsız bir kişiliğe sahiptir. Sıradanlığa tahammül edemez.
• Cesur, canlı ve sabırsızdır.
• Her şeyin süratle yapılmasına inanır.
• Güven aramaz. Limandaki teknenin güvende olduğunu ama bir süre sonra çürümeye başlayacağını bilir.
• Yenilebilir fakat pes etmez.
• Yılmayan ve vazgeçmeyen bir ruha sahiptir.
• Karşı tepenin öbür yüzünü iyi kestirir.
• Astlarında savaşma ve kazanma isteği yaratır.
• Her fırsattan yeni bir sonuç çıkarır.
• Savaştaki kıtaları ile zihinsel bir bağ kurar.
• Gücü ve saldırganlığı zaman zaman öne çıkan bir askerdir.
• İleri hatlarda olmayı sever. Süvari liderleri gibi, emri eyerin üzerinde vermekten hoşlanır.
• İnsanın bambaşka bir yaratılışta olmadıkça, hiçbir üstünlük gösteremeyeceğini bilir.
• Hem düşünce hem de eylem adamıdır.
• İnsanların itaat duygularına değil, doğrudan kalplerine, hayallerine hitap eder.

Bir saldırı planlamak için çok asker çok birlik beklemeyeceksiniz. Kargalar kalabalık uçar. Siz, ikisi, üçü yan yana uçan yırtıcı gördünüz mü hiç? Çünkü kendilerine güvenleri tamdır.

Gayrı nizami harpte asırlardır tek bir ilke vardır. "Ara, bul, yok et".

Örgüt kaybettiği militanların yerine yenilerini, halk kendisini destekledikçe temin etmekte zorluk çekmeyecektir. O zaman biz kısır bir döngüde kalırız.

"Bir ordunun işi siper kazmak ve toprağı savunmak değil, harekete geçip düşmanı yok etmektir."

Gayrı nizami harpte, hat ve cephe bulunmadığından, tehdit 360 derece her yerden geliyordu. Militan, milis, yardımcı ve yatakçı, halk iç içeydi, sap samana karışıktı

"Ne kadar eğitim almış olursan ol, öğretilenlerin hiçbiri ,seni o ana hazırlamış değildir."

İnsanoğlunun yeryüzü serüveninde her zaman konuşan, doğru düşündüğünü sanan, fikir sahibi olan, hatta iyi plan yapabilenler, her zaman bulunmuştur. Ama, "işi iyi yapan" zor bulunmuştur.

Millet ve toplumların, tarih boyunca uzayan her meselesinde, insanlar daha çok acı çekmiş ve kayıpları her yönden daha fazla olmuştur. Ve uzayan meseleler, haklı olan tarafın da zaman içinde haklarının ne derecede doğru olduğu konusunda yeniden yorumlanması gibi, aleyhine gidişlere sebep olmuştur.

- Bu kadar silah, mermi, malzeme ve yiyeceğin nasıl taşındığını açıkla o zaman.
- Taşıyıcılar sonradan başka mıntıkalara gönderilerek, yerlerini bildikleri depolardan uzaklaştırılır

- Bulgarların bir atasözü var biliyor musun? İnsan bu söze kızıyor ama asırlarca bizle birlikte yaşayan bu insanlar neden durup dururken bunu söylesinler?
- Turskorabata; Türk işi, "yavaş yavaş ve iyi yapılmayan" demek.

Bu ülkede Atatürk'ten sonra hiçbir şey iyi gitmedi. Size bir şey anlatayım. Lozan'dan sonra İngiliz Büyük Elçisi, halkın nabzını kontrol etmek amacıyla, Ankara'da bir Pazar yerine gidiyor. Sebze satan bir tezgahm başındaki Türk'e soruyor :

- Siz Mustafa Kemal Paşa'yı neden bu kadar çok sevip, sayıyorsunuz? Cevap, sade ve nettir.
- Çünkü; o bizi, bizden daha çok düşünüyor.

On yıldır verilen zayiata bakın büyük kısmı hep karakollarda; Neden? Çünkü sabit ve durağan haldeler.

1925'de silahlı ayaklanmaya kalkışıldığı haberinin alınmasından üç gün sonra, Atatürk Diyarbakır'a gitti. Bir salonda kendisine silahlı grupların yerleri, sayılan konusuyla, yapılacak harekat planı üzerinde bilgi sunuldu. Takdim bittikten sonra Atatürk "Bu plan eksik" dedi. Atatürk'den bir gün önce gelmiş olan İnönü "Ben tetkik ettim, bir şey bulamadım." dedi. Atatürk salonda bulunan herkese, eksikliğin ne olduğunu en küçük rütbeli yaver yüzbaşıya kadar tek tek sordu. Hepsi kullanılacak kuvvetler, arazinin durumu, taamız önceliğinin hangi bölgede olması gerektiği hususunda çeşitli değerlendirmeleri söyledi. Sonunda Atatürk:
"Efendiler bu plan eksik; çünkü bu musibeti çıkaran, bu işin başı ve önderi olan herifi bertaraf edecek, sevk olunacak bir kıta ayrılmamış. Bu adam şu anda nerededir?"
Bunun üzerine elebaşının muhtemel yerini söylediler. Atatürk:
"Bu tip hareketler önderlerine bağlıdır. Onun bertaraf edilmesi yangını erken söndürür. Planı o şekilde tadil edin" emrini verdi.

Keçi şarap içince, dağa kurt aramaya çıkarmış.

Napolyon, savaşlarının birinde Fransız topçusunun bir saate yakın süredir hiç ateş etmediğini fark edip atını topçu mevzilerinin bulunduğu bölgeye sürüp, topçu komutanına soruyor:
- Neden ateş etmiyorsunuz? Topçu komutanı:
- 13 sebep var haşmetmahap
- Nelermiş? Sayın.
- Bir, barut yok. Deyince Napolyon:
- Kes. Barut yoksa, başkaları olsa ne olacak?
Devletin ve millettin herhangi bir şekilde başı belaya girdiğinde bunu defedip
yok edecek olan işte halkın bu ruhudur. Geri kalan ne varsa hepsi 'diğerleri'dir.

Hem cepheyi çok genişlettik hem de kanıp sayısını arttırdık. Buna karşılık gene 4000 komando kullanıyoruz. Bu işler çok askerle olmaz, kıvrak manevralar ve çelik bilye gibi vuruşlar gerektiğini her zaman benden duyuyorsunuz.

Cumhuriyetin 1O’uncu yılı için yazılıp bestelenen ve Atatürk'e ilk sunulduğunda 28 kez üst üste çaldırıp dinlediği Onuncu Yıl Marşı; 1997'den itibaren birden öne çıktı ve bütün ülkeyi sardı.

Dağı en iyi dağ adamları, denizi de en iyi deniz adamları anlar. Yadırganacak bir şey yok" dedim. "insan muharebeyi kazanabilecek tek makinedir. Donatım önemlidir fakat asıl anahtar insandır. Süper silahlar ve düğmeye basılarak yapılan savaşlar hakkındaki düşünce ve konuşmalar beş para etmez bir yığın zırvadan ibarettir. İnsan, tek ve en üstün savaş aracıdır."

"Tasarruf diye saçma sapan şeyler ııygulatmayın. Hayatı ziyan etmektense, mühimmatı ziyan edin. Ayın insan yerine getirilemez. Aynı mühimmattan tonlarca üretirsiniz. Savaş ekonomisi; savaşı doğru yapmak ve hızla bitirmekle sağlanır; atılacak mermilere sınır koymakla değil."

"Dümenin terbiye edemediğini, kayalar terbiye eder.”

Tarihten korkan insanlar vardır. Bunlar, tarih 50 yıl sonra yazılacak diyerek, meselelerden ve karşı karşıya gelinen tehlikelerden kaçan ve korkanlardır.

Tecrübeli olduklarından, en azından bir kısmına karakolda yatacak yer olmasına rağmen orada yatmamışlardı. Saldırılarda binanın kendi inisiyatiflerini alacağını, güçlerini sınırladığını bildiklerinden, sürekli de kayalıklar arasında bir iki saat dinlenmeye alışkın olduklarından burada toprağın üzerine uzanmışlardı.

Mesela; komando nedir, nereden çıkmış, niye çıkmıştır? Amerikan bağımsızlık savaşında bir İngiliz binbaşının ihtiyaç halinde bulduğu bir örgütlenme ve bu örgütün uyguladığı prensiplerdir.

Apaçilerin bir sözü vardır: "Aptallar yaşam ve ölüm için uzağa bakarlar. Her ikisi de yanı başlarındadır".

Babaannemin bir sözü vardı: "İnsan 45'inden sonra gecede 40 dayak yer" derdi. Aslında kimsenin dayak yediği falan yok. Doğa hükmünü yürütüyor.

Askerler en geç 46, rütbelilerden mareşal bile olsa en geç 60 yaşında üniformaları çıkartılmıştır. Sebebi mi? İnsanlar 60 yaşından sonra fiziksel duyularının yüzde ellisini kaybederler. Şimdi ömür uzadı diye bunun tersini savunan birilerine rastlarsanız, gülün ve ona ilgili bilim adamlarına gitmesini önerin. Dünya harp tarihinde yaşlı bir generalin genç bir generali, yaşlı bir subayın genç bir subayı yendiği varit değildir.
Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda 44 yaşında, Napolyon bütün Avrupa'nın askeri, siyasi, ekonomik, sosyal yapısını değiştirdiğinde 43'ünde, Cengiz Han süvarileri Varşova önlerindeyken 50 yaşındaydı.

Arkadaşlar yurdu savunmak sınırlara kale ve karakol yaparak, engeller koyarak yapılmaz. Böyle olmadığını da görüyoruz.
Yurt savunmasını bizim milletin yüreklerine kurulmuş kalelerle yapıyoruz. En büyük, en etkili silahımız ve gücümüz onun vatan sevgisi ve çocuklarını bu asil duygu için şehit olmaya adamaları. Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın.

Almanların, "Büyükler yeminle, çocuklar şekerle kandırılır" atasözü

Bölgede bulunan her seviyedeki komutanlığa bazı günler, 35-40 ihbar geliyordu. Yüzde doksanı boş çıkıyordu. Bunu bazen korktuklarından, askerler civarındaki araziyi kontrol etsinler diye de yaparlardı. Bazıları da, PKK'nın hazırladığı tuzağa çekmek amaçlı olabilirdi.

Bir karakolu, asırlardan beri insanlar nasıl kaleleri en yüksek yerlere kurdularsa ya öyle yapacaksınız; ya da çevresinde ateş ve gözetleme için en az 400-500 metre açık ve düz alan olan bir yere kuracaksınız.

Gayri nizami harp koşullarını taşıyan harekât alanlarında sabit olan ve duran her şey ölüme daha yakındır.

"Kahraman, yapılması gerekenleri hiçbir kişisel kaygı duymadan, ne pahasına olursa olsun yapana denir."

"İlk hasım doğadır. Bir ordu önce doğayı yenmelidir" sözü, savaş sanatının bu gezegende değeri hiçbir zaman değişmeyecek altından kılıcı gibi başımızın üzerinde asılı duruyordu.

- Komutanım bugün çok hüzünlüsünüz. Sanki tören yerinde sadece fizik olarak vardınız. Siz en kötü zamanda bile espri yaparsınız. Bir şey mi oldu? dedi.
- Mustafa, başkalarının ihtiyacı olabilir, tören lazım mı, değil mi? Faydası ne? Kime, neye yarıyor bilmiyorum. Yalnız bizim böyle şeylere ne bakacak ne de ayıracak zamanımız var. Ne demek istediğimi önümüzdeki günlerde hepimiz ve herkes görecek.
Biz Sakarya'dan, Dumlupınar'dan sonra bile tören düzenlemedik. Ne olursa olsun, karşımızdaki kim? Kargaları kovalamak kartala şeref getirmez! Büyütülecek bir şey yok. Kafamda 40 şey uçuşurken tören ruhu yaşayamam.

"Bu ne bitmez yolmuş deme, bitmedik yol yok. Bu aşılmaz dağmış deme, aşılmadık dağ yok."

İran ve Irak topraklarının içine at başı gibi girmiş olan Hakkari dağları üstünde olacak.

Bu mevki İran'ın da işine geliyordu. "Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın kuytusundan benim nasıl haberim olsun? Siz böyle bir yer biliyorsanız söyleyin, beraber bakalım" gibi kör ve sağırlar diyalogu yıllardır devam edip gidiyordu. İran kurnazdı. Türk tarafından görüşmelere katılanlar; "peki müşterek harekat yapalım" deseler; plandı, hazırlıktı, yığmaktı gibi çalışmalar sürerken, İran o kamptakileri bin defa oradan başka yerlere kovacaktı.Bu görüşmeler kaya balığı avlamaya benziyordu. Kayanın altını hiç terk etmeyen bu balığı avlamaya çalışan, hiçbir zaman onu tam olarak göremez. Balık oltayı yemle beraber alsa da hemen kusarak çıkarır. Sürekli oltaya vurduğu için avcınızı onu tutma arzusunun sonu gelmez. Sonuçta hava kararır, balık kayanın en dibine karnı doymuş şekilde çekilir. Avcı da beline kadar ıslanmış, elinde içi boş kovayla, fakat avlanma hissi tatmin olmuş şekilde evine döner.

"Bir korkuyla yüzleşmeyen insan her zaman ondan kaçmaya mahkumdur. Muharebe sahasının içinde olmayan kimse, gerçekle ilgili hiçbir şey bilmez."

"Hendek kazarak yorulmayın. Savunma taktikleriyle muharebe kazanılmaz.
Sizin ateş açarak ilerlemeniz kendinize güveni artırır."

Gelecekteki bütün çatışmalar, küçük çaplı teşkiller, vur kaçlar, kundaklama, suikast, bombalama, pusu kurma, uzaktan ateş açma, şaşırtma, yorma ve bezginlik yaratarak, düşünülen amaç ve hedeflere ulaşmaya çalışma şeklinde sürecek. Bütün bunlar insanları iki ordunun karşı karşıya gelip savaşmasından on kat fazla yoruyor.

Komutanım 'çürük tahtadan oyma yapılmaz'.

"Çarpışmalar iki tarafın başındakilerin iradesidir. Muharebelerde; vazgeçmez, inatçı, pes etmez ve dayanıklı lider işin sonunu getirir."

Ejder Harekatını askeri uzmanlar askeri açıdan mükemmel olarak değerlendirip; 'Bu harekat, İngiliz komandolarının 2.i Dünya Savaşı'ndaki operasyonları kadar başarılı' olarak kıymetlendirdiler.

Osmanlının kadrolu temel askeri gücü neydi? Yeniçerilerdi. Yükseliş dönemi dahil, bazı dönemler dışında Yeniçerilerin mevcudu 20.000'i geçmemiştir. Yeniçerilerden sonra kurulan Nizamı Cedidin mevcutları 48 ila 70 bin arasında değişmiştir.

"2 cephede savaşa girersek birinde taarruz ederken diğerinde savunmayı güçlü tutalım". Bundan sonra NATO ne işe yarar diye sorabilirsiniz.
Kim bizi 2 cephede savaşa sürükleyecek? Tırnağı olan başını kaşısın. Sovyetler'in dağılmasından 1.5 yıl geçmeden ABD bile 20 Tümeninin 8'ini lağv etti. Niye para harcasın? Bağımsızlığı kaybetmenin en kestirme yolu başkasının parasını sarf etmektir.

PKK mücadelesine seçilmiş subay ve astsubaylar dahil 20.000 asker yeter de artar. 4-6 ay özel eğitim yapacağız. Sonra bölgeye çıkıp 14 ayda dağları, vadileri, ormanları tertemiz edeceğiz. 5000'lik dört grup halinde çalışacağız. Helikopter ve dağ topçusu dışında da hiçbir şeye ihtiyaç yok. Bizim nerede, ne yapacağımıza şeytan bile akıl erdiremeyecek. PKK'nın hangi grubu bizi en az bekliyorsa onun karşısına çıkacağız.

Komutanım bu mücadele tipinde karşı taraf için küçük birlik daha ürkütücüdür. Büyük birlikler hem daha fazla paça kaptırıyor hem de yaklaşmaları ağır ve gürültülü oluyor. Aslında çok sayıda askere hiçbir yerde gerek yok. Şu anda Kıbrıs'ta biz Rum Milli Muhafız Ordusundan üç misli daha fazla askerle duruyoruz. Ada, Anadolu'ya 70 mil, Yunanistan'ın en yakın adasına 540 mil mesafede. Kim kimden çekinip korkuyor? Biz mi Rumlardan, Rumlar mı bizden? Benim böyle bir durumu kabul etmem mümkün değil, dedim.

En etkili muharebe taktiği hasma sürekli saldırmadır. Sonunda ne direnci, ne de gücü kalır. Tükenir, yorulur, biter. Kar, yağmur, dağ, orman, yurt içi, yurt dışı, karanlık, aydınlık, yaz, kış hiç fark etmez. Daha fazla hareket, daha fazla sürat, sürat, daima sürat olacak.

Çanakkale ve Kıbrıs şehitlerinden sonra Güneydoğu şehitleri de Hakkari Dağları'nda ölümsüzleşti. Anıt iki ay gibi çok kısa bir sürede başlayıp bitirildi.

Şehitlerimiz için yapılan anıtın bir benzerini, ABD, Vietnam'da ölen askerleri için yapmıştı."
Murat Çetin
Şu anda Devletin- yanındayım diye geçinenlerin büyük bir kısmı ekonomik, sosyal ve siyasal ayrıcalıklara sahip kimselerdir. Sıradan yoksul vatandaşlar arasında "DEVLET YANLISI" bulmak yüzyılın hadisesi haline gelmiştir. Çünkü Devlet Güneydoğuda kendi sosyal kurum ve kuruluşlarını örgütlediği dönemde sırtını bölgenin ileri gelenine, şeyhler ve toprak ağalarına bilinçsiz görevlileriyle dayamış, yoksul köylü vatandaşlarla gerekli irtibatı kuramamış, sosyal temelde üst kurum olan aşiret reisleriyle varlığını sürdürmeye çalışmıştır.

Katılımların temelinde yoksulluk, işsizlik, topraksızlık, Che GUEVARA, GIAP özentileri ve cahil cesareti nasıl önemli motiflerse; aşiretler içindeki baskılar, ahlaksızlıklar, vergilendirme, talancılık ve vurguncu düzen de önemli faktörlerdir.

Halkın büyük bir kısmının PKK' nın yanında olmadığı iddiası Devletin yanında olduğunun göstergesi olarak kabul edilemez.

Giderek kızışan silahlı mücadele içersinde; bölgeye yollar yapılmış, elektrik ve su getirilmiş, telefon santralleri kurulmuş, düşük faizli krediler dağıtılmış, bir Kürt Milleti ve Kürt Kültürü olduğuna dair resmi ağızlarca demeçler verilmiş, bu kültürün gelişmesini sağlayacak yani, o insanları ayrı bir millet yapacak her türlü örgütlenme ve yayınlara prim verilmiştir. PKK çetelerini yok edemeyenler halkı kazanma adına ve halka rağmen teröre tavizler vermişlerdir.

Ekonomik.kültürel sosyal yatırımlar gerilla baskısı yok edilmeden başlatılmış ve bölge halkı bu girişimleri PKK örgütüne taviz olarak algılamış; "Yatırım yaptırmanın yolu devlete silahla karşı gelmekmiş, PKK faaliyeti olmasaydı bu hizmetler getirilmezdi." fikri büyük bir yandaş kitlesi bulmuştur.

Olayların başladığı 8 yıldan bu yana PKK örgütü kırsal kesimde artık eylem açısından bir kısır döngüye girmiş durumdadır. Artık İlçe saldırısı, askeri birliklere saldırı yeterli değildir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin almış olduğu tüm sosyal, ekonomik ve kültürel tedbirleri reformize etmeye, TC'ni siyasal çözüm zeminine çekmeye çalışmaktadır.

Sovyetlerin çöküşüyle birlikte Suriye Kapitalist politikaya bağımlı olarak günümüzde eski radikal tutumlarından vaz geçmek zorunda kalmıştır. ESAD rejiminin terörün arkasında olmadığını gösterme çabaları bu temelde yorumlanmalı ve kabul edilmelidir.

Her fırsatta teröre karşı olduğunu söyleyen batı emperyalizminin ORTA ASYA ve KAFKASLAR'daki çıkarları terörün patronluğuna soyunmalarını gerektirmektedir. Süratle değişen dünyada bazı jeopolitik kavramlar da değişmiş ve "Terör odaklarını kontrol eden, dünyayı kontrol eder." deyişi yeni bir prensip olmuştur.

Bu terimlerin tarihsel ve toplumsal anlamları ne olursa olsun, tarihçi ve siyaset adamları nasıl düşünürlerse düşünsünler bu iki terim çok yaygın olarak 19. yüzyılın başlarından itibaren sık sık kullanılmaya başlanmış, daha doğru bir deyimle "KÜRDİSTAN" ve "KÜRT"lük terimleri belirtilen tarihle politize edilmişlerdir. O dönemde İngiliz, Fransız ve Çarlık Rusyasının Ortadoğu'daki diplomatları her ne hikmetse birer tarihçi ve sosyolog titizliği ile araştırma ve incelemelere başladılar. Kürdistan ve Kürtlük konularında bir yandan makale ve kitaplar yazarlarken, diğer yandan çeşitli geziler bahane ederek Kürt aşiretlerinin yaygın olarak yaşadıkları bölgelerde dolaşıp ileri gelen aşiret reisleri ve ağalar ile şahsi dostluklar geliştiriyorlardı. Bu kişilere pahalı hediyeler sunuyorlar, dostluklarına güvendiklerine Kürtlerin Türklerden ayrı bir millet olduklarını ve bağımsız bir Kürdistan Devleti kurabileceklerini söylüyorlar, böyle bir teşebbüse "Majesteleri" nin de sıcak baktıklarını, her türlü yardımın kendilerine yapılacağını vurguluyorlardı.

Öyle ki; 1804 yılında başlayan aşiret isyanları aralıksız olarak 1886 yılına kadar devam elti. Ancak, burada üzerinde durulması gereken; benzerleri Cumhuriyet döneminde de yaşanan isyanların bir bütünlük arz etmemesidir. İsyanlar adeta aşiret düzeyinde olmuş, biri bastırıldıktan sonra diğerleri başlamıştır.

Bahsettiğimiz gibi Osmanlıların 19. Yüzyılın sonlarına doğru Kürt aşiretler üzerinde oynanan oyunları fark etmeleriyle almış oldukları tedbirler sayesinde isyanlar son bulmuştur.

Belirtilen güçler bu nedenle büyük imkanlar seferber ederek işi çok ciddi boyutlarda ve profesyonel bir biçimde yürütüyorlardı, hatta bu konularda "Kürdoloji Enstitüleri ve Araştırma Merkezleri" bile kurmuşlardı.

Özetle; 1900 lü yılların başlarında artık Türklere karşı uygun zaman, zemin ve koşullar oluştuğu taktirde kullanılabilecek KÜRDİSTAN ve KÜRT'lük kozu meydana getirilmiş oluyordu.

Öte yandan M.Ö. 3000 yıllarında Orta Asyadan diğer bir göç dalgası da güneyden batıya doğru ilerlemiş, Afganistan'ı aşarak Hindistan ve Pakistan'ın Kuzeyinden İran'ın güneyinden Mezopotamya'ya ve hatta Anadolu'nun içlerine yayılmıştır. Anadolu içlerine kadar yayılanlar Kürt aşiretleridir. Bunlarda tıpkı kuzeyden Avrupa içlerine göç eden diğer TÜRKİ' ler gibi değişime uğramışlardır. Bu göçün çıkış ve takip ettiği yol ile ilgili bilimsel ipuçları mevcuttur. Orta Asya'dan yola çıkan Kürt aşiretleri sürekli batıya ilerlemişlerdir.

Bu gün Afganistan'da, Kuzey Hindistan'da, Batı Çin'de ve Güney İran'da Kürt kökenli aşiret ve kabilelere rastlamak mümkündür

Tüm büyük göçlerde gidilecek yer belli değilse ve amaç elverişli bir yurtluk arayışı ise ve bu göç yüzlerce yıl sürüyorsa göç edenler, göç güzergahında mutlaka küçük topluluklar, kalıntılar bırakır. Büyük göçler bu şekilde izah ediliyor. Netice olarak; Kürt aşiretlerinin Kuzey Avrupa'dan değil de, Orta Asya'dan çıktıklarına ve Anadolu'ya yayıldıklarına dair bizce yeterli delil mevcuttur ve bu deliller sadece kalıntılar değildir.

Kürtlerin Anadolu'ya gelişi M.Ö. 1000 yılları civarındadır. Dolayısıyla göçebe Kürt aşiretleri- nin 4000 yıllık bir geçmişi olan uygarlık ortamında egemen ulus olsalar dahi dil ve kültür alanında erimemeleri mümkün değildir.

Farsçanın, Arapçanın ve Latin kökenli dillerin etkisiyle yepyeni bir dilin ortaya çıkması ve gramerinin de buna göre şekillenmesi şaşırtıcı ve inanılmaz olmasa gerekir.

Cevap bulunması gereken sorulardan bir tanesi de Türklerin bulunduğu yerlerde neden Kürtler de bulunmaktadır sorusu olmalıdır.

Dünya Savaşı neticesinde Osmanlı hakimiyeti Balkanlarda Kuzey Afrika'da ve Ortadoğu'da tamamen son buldu. Anadolu dahi emperyalistlerin işgal planlarına dahil edilerek uygulamaya geçildi. Planlarda ilgi çekici bir durum vardır; Anadolu'yu işgal planları yapılırken Türkleri zor durumda bırakmak ve birliği parçalamak için, İngilizler masa başında Doğu Anadoluda "MANDA YÖNETİMLİ KÜRT DEVLETİ" fikrini ortaya attılar. İşin ilginç tarafı o planlar yapılırken bu konuda hiçbir Kürd' ün talebi söz konusu değildi. Planların yapıldığı yerde hiç bir Kürt heyeti veya bireyi bulunmuyordu. Bu eksikliği fark etmiş olacaklar ki, hemen meşhur misyonerlerini göndererek Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da propaganda çalışmalarına başladılar. Altınlar dağıtıldı vaatler verildi. Fakat Osmanlı Devletinin karşı karşıya bulunduğu felaket, Anadolu insanını o denli etkilemişti ki insanlar bu felaketin yaratıcılarının altın ve vaat dağıtıcıları olduğunu anlamakta gecikmediler. Bu koşullarda İngiliz propagandası yandaş bulamadı.

Ki, emperyalistler o dönemde sadece Kürtleri kışkırtmak, onları Osmanlılar için sorun yapmak peşinde koşmadılar. Aynı dönemlerde Balkanları, Kuzey Afrika'yı ve Ortadoğu Araplarını da kışkırttılar. Bu nedenle, Balkan milletlerinin ve Arapların Osmanlı Devletine baş kaldırmalarını anlamak mümkündür, hatta Anadolu'daki Ermeni ve Rum azınlıkların ayaklanma çabalarını da anlamak mümkündür fakat özellikle İngilizler işi o derece ileriye götürdüler ki; Konya'daki, Yozgat'taki Türk aşiretlerini ve hatta Osmanlı Devletini kuran aşiretleri dahi isyana teşvik ettiler. İş bu noktaya kadar getirilmişken Kürt aşiret ayaklanmalarına hiç kimsenin bir diyeceği olamaz ve hiç kimse "Kürtler neden devlete baş kaldırdı ?" diye sormamalıdır.

Çerçeve olarak şöyledir; Şeyh Sait ayaklanması her ne hikmetse, Türkiye'nin Musul ve Kerkük üzerindeki haklarından feragat etmesin- den, hatta bu yönlü görüşmelerin başlamasından sonra sona erdi.

Devleti ihtişamlı dönemlerinde Anadolu'daki Türk ve Kürt aşiretleri üzerinde devlet olmanın gereği olarak hiçbir maddi külfet getirmemişti. Buralarda ne doğru dürüst bir vergi topluyordu ne de halka zorunlu askerliği dayatmıştı. Ancak, ne zaman ki Osmanlı Devleti gerileme dönemine girip Avrupa'da, Afrika'da ve Ortadoğu'da büyük sorunlar ile karşı karşıya kaldı işte o zaman öz kaynağına döndü, bir takım düzenlemeler yaparak o zamana kadar devletin hiçbir külfetine katlanmamış Anadolu insanına düzenli vergi ve zorunlu askerliği dayattı. Anadolu'daki Kürt isyanlarının dış sebepleri İngiliz, Fransız ve Rus kışkırtmaları ise, iç sebepleri de ZORUNLU ASKERLİK ve VERGİ olayıdır. O dönemlerde halkın vereceği vergiyi aşiret reisi, ağası, miri belirleyip topluyordu. Askere gidecekleri de bunlar belirliyorlardı. Daha önce halkın vergisini kendi cebine atan, halkı kendi askeri gibi kullanan aşiret reisi, ağa veya mir devletin yeni düzenlemeleri üzerine gücünde ve imkanlarında azalma gördü, huzursuzluk yaratmaya başladı. 19. Yüzyıl isyanlarının özü bu şekildedir. Cumhuriyet dönemi
reformlarında ise ağa, aşiret reisi tamamen devreden çıkarak şifadan bir vatandaş durumuna iniyordu, artık tüm imtiyazlarını kaybetmiş oluyordu.

Fransızları isyanlar konusunda parça parça da olsa inatçı olmaya iten sebep; Şeyh Sait isyanıyla İngilizlerin Türkiye'den kopardığı büyük tavizlerdi. Üstelik HATAY sorunu MUSUL-KERKÜK sorunundan aşağı kalır değildi. Hatay toprakları stratejik yönü bir tarafa neredeyse Ortadoğudaki küçük bir ülkenin toprakları kadardı. Şu hususa dikkat etmekte yarar vardır; İngilizlerin desteklediği isyan bölgeleri, liderlikleri, isyan biçimleri farklı; Fransızların desteklediği A RI isyanı bölgesi insanları, isyanın liderliği çok daha farklıdır. Aynı şekilde İngilizlerin perde arkasından yönlendirdikleri DERSİM isyanı her şeyi ile bambaşka bir yapı arz etmektedir. Bütün isyanlarda destekleyiciler bölgede bir Kürt devleti kurmaktan ziyade Türkiye'yi bu hassas konuda tedirgin etmeyi, panik içersine girmesini sağlamayı amaçlamışlardır. Bu nedenle nereyi uygun görüyorlarsa, nerede şartlar ve çelişkiler oluşmuş ise oraya el atıyorlar, işi bir bütün olarak ciddiye almıyorlardı. Bir yerde adeta oyun oynuyorlar fakat bu oyunun trajik sonu onları ilgilendirmiyordu.

Cumhuriyet döneminde birçok küçük mahalli isyan olmuştur. Onlar daha hazin ve daha düşündürücüdür. Bu isyanlar; SASON'da, MUTKİ' de, ERUH'ta, PERVARİ'de olmuştur ama muhtevaları üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. Bir zabıta olayı olmuştur, kanun kaçaklarını takibe çıkılmıştır, kanun kaçağı kişi veya kişiler saklanabilmek için çeşitli duygu sömürüleriyle kendi aşiret veya kabilesini örtü olarak kullanmıştır, bu nedenlerle takipteki müfrezelere saldırılmıştır, komutanı veya birkaç er şehit edilmiştir. Peşinden çok tabii olarak takviye kuvvetler gelmiştir bunun üzerine ilk olaylara katılanlar çevrelerine; "Aman kaçın! Devlet evimizi başımıza yıkacak, hepimizi kurşuna dizecek, dağa çıkın karşı koyun!" demiş ve ahali daha ne olup bittiğini anlamadan panik içinde kadın, çocuk, genç, ihtiyar dağa çıkıvermiştir. Bunu gören mahalli yöneticiler halk ayaklandı diyerek daha büyük kuvvetlerle onların üzerine gitmişlerdir.

Ulusal Egemenlikteki kastımız şudur; bir devlet eğer kendine Milli Devlet diyorsa sınırlan içinde kültürel, iktisadi, siyasi ve netice olarak da Askeri egemenliğini tesis etmelidir. Cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye Cumhuriyetinin Hakkari ilindeki Kültürel Egemenliğinden bahsedilebilir mi? Ana dili ne olursa olsun hatta, ana dilde radyo-TV yayınları ve oku] imkanı olsa bile bir Hakkarili kendisini ne kadar Türk vatandaşı saymaktadır.

Bilindiği gibi Irak, Osmanlılardan sonra İngiliz Manda Yönetimine girmiştir. Iraktaki Arap yöneticiler İngiliz egemenliğini azaltmak, kendi otoritelerini genişletmek için bir takım faaliyetler içine girdiklerinde, İngilizler Iraktaki Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları kuzey bölgesine hemen adam, para ve silah göndererek Kürt aşiretlerinin dini lideri durumundaki Şeyh Mahmut BERZENCİ ile temasa geçerler. Şeyhe "Hakimiyetin altındaki aşiretlerle sen de pek ala bir emirlik veya krallık kurabilirsin, bu konuda sana her türlü güvenceyi veriyoruz" denir. Mahmut BERZENCİ'de bunun üzerine kendisine bağlı aşiretleri Irak yönetimi aleyhine isyana teşvik eder. İsyan başlayıp Araplar zor duruma düşünce bu sefer İngilizler Arap yöneticilere "Eğer manda yönetimini istemezseniz yönetimi şeyh Berzenciye teslim edeceğiz" derler, bunun üzerine Arap yöneticiler bağımsızlık konusunda geri adım atarlar ve İngilizler de kendi piyonları olan Mahmut BERZENCİ'yi yakalayarak Hindistan'da ikamete mecbur ederler. Aradan zaman geçiyor ve Arap yöneticiler yeniden bağımsızlık isteklerini dile getiriyorlar. Bunun üzerine İngilizler tekrar Şeyhi Hindistan'dan getirip Kuzey Iraktaki aşiretlerin içine salıp tekrar isyana teşvik ediyorlar. Araplar tekrar geri adım atıyorlar ve İngilizler Şeyhi tekrar Hindistan'da misafir(!) ediyorlar. Daha sonra üçüncü sefer Şeyh BERZENCİ'ye isyan bayrağı açtıran İngilizler, bu isyanı bizzat kendileri Birleşik Krallığın hava kuvvetlerini kullanarak bastırıyorlar. Bu trajikomik hadise sonucu onbinlerce Kürt ölmüş, bir o kadarının evi başına yıkılmış, bir kısmı da korkudan yıllarca çoluk çocuğu ile dağlarda kaya kovuklarında her türlü çağdaş imkandan mahrum yaşamıştır. Sonra ne olmuştur? Sonra; İngilizler bölgeden çekilmiş, bağımsız Irak devleti kurulmuş fakat Kürdün kaderi değişmemiştir.

Netice olarak; Kürdistan olgusu ve Kürtlük fikri tarihsel ve toplumsal temelleri ne olursa olsun, esas itibariyle 19. yüzyılın başlarında İngiliz, Fransız ve Rusların hayatiyet verdiği birer olgu olarak ortaya çıkmış ve bu temelde şekillenmiştir.

1970'1i yılların başları soğuk savaşın bir kez daha tırmandığı, özellikle ABD ile Sovyetler Birliği arasında her alanda kıyasıya bir mücadelenin yaşandığı dönemdir. Ortadoğu ise bu iki gücün en çatışmalı alanlarının başında gelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri için Ortadoğuda en sağlam mevzi İsrail olmasına rağmen; Sovyetler Birliği için Filistin meselesi ve bu meselenin etrafında kümelenen güçler bir tutunma noktası olmaktadır. Ancak, bu güçlerin tutarsızlığı, Filistin meselesinin yavaş yavaş popülaritesini kaybetmeye başlaması, hızının giderek yavaşlaması, daha doğrusu giderek bir çıkmaz içine girmesi SB için bazı tedbirleri acilen gerektirmektedir. Öte yandan Türkiye batı ittifakı içinde yer almasına rağmen Kıbrıs sorunu nedeniyle batıyla karşılıklı geçimsizlik havası oluşmaya başlamıştır. Bir yandan Sovyetler Birliği Ortadoğuda yeni köprü başları oluşturmaya çalışırken, başta ABD olmak üzere batı ittifakı Türkiye'yi her alanda cezalandırmak istemektedirler. Yine bu dönemde Lübnan iç savaşı başlıyor ve sorunun çözülmemesi için bütün dünya el birliği ediyor, aynı yıllarda Türk diplomatlarına karşı yaygın Ermeni Terörü baş gösteriyordu. Silah kaçakçıları Bulgaristan ve Suriye ye üslenerek Türkiye'yi silah deposu haline getiriyorlardı. 1975 yılından itibaren de terör Türkiye'de süratle tırmanmaya başlamıştı. Bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda 1973 yılında fikir düzeyinde birtakım oluşumlar içersinde olan Abdullah OCALAN isimli bir üniversiteli, sessiz sedasız Ankara'da üniversite gençliği içersinde kadro çalışması yapmaktadır. 1976 yılında yeterli sayıya ulaşan A. ÖCALAN, gruba KD (Kürdistan Devrimcileri) adını vermiştir.

Örgüt ideolojisi ve politikası genel hatlarıyla şu şekilde formüle edilerek grup üyelerine benimsetilir; "Klasik anlamda Marxizm-Leninizm araştırılıp incelenmiştir, bu ideolojinin kılavuzluğunda dünyanın, Ortadoğu'nun ve Türkiye'nin genel bir tahlili yapılmıştır. Bu bakış açısına göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu (Kuzey Kürdistan) sömürge durumundadır. Türkiye Cumhuriyeti de sömürgeci devlettir. Ayrıca Kürdistan'ın diğer parçalan da İran, Irak ve Suriye'nin sömürge idaresi altındadırlar.

Özellikle eylemlerde ve dışa yönelik faaliyetlerde saldırgan ve son derece ukala olan bu militanlar; APO tarafından sürekli olarak horlanıp aşağılanıyorlar, eylemlerdeki acımasızlıklarıyla deşarj oluyorlardı. Bu durum ile Mafyanın iç işleyişi arasında müthiş benzerlikler vardı. Mafyanın da insan azmanı, psikopat, haraç alan, cinayet işleyen elemanları "BABA" nın huzuruna çıktıklarında süklüm püklümdüler.

Apo; böylece grubun gelişmesi, isim yapması için çaba sarfeden, Abdullah ÖCALAN'I APO yapan Mehmet UZUN, Ali YAYLACIK, Ahmet BALLI ve daha birçoklarını Mafyavari ama tamamen uyduruk senaryolarla öldürttü. Aslında bu tavır, daha o dönemde örgüt saflarına bir mesajdı, gerekçesi ne olursa olsun hiçbir eleştiriye prim verilmeyeceğinin işaretleriydi bunlar... Öldürülen adamlar örgüt içersinde, bazı anormalliklerin farkına varmışlardı. Apo onları öldürtmekle hem onlara açıklama yapmaktan kurtuldu hem de örgüt içinde "MİT-AJAN- KOMPLO FOBİSİ" nin temellerini attı.

ÖCALAN hızla "Devrimci Şiddet" dediği terörü başlatıyor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun çeşitli yerlerinde çeşitli kesimlere mensup insanlar birer ikişer kurşunlanıyor, eylemlerin savunmasız insanları hedef alması, devlet güvenlik kuvvetlerinin gerekli bilgiden yoksun oluşu ve daha bir yığın nedenden dolayı yapılan eylemlerin hepsi başarıyla sonuçlanıyor, eylemlerde hiçbir kayıp verilmiyordu. Bu durum hızla büyümesinin nedenlerinden biridir.

Böylece Abdullah ÖCALAN, bir bütün olarak Türkiye'deki sağcısından solcusuna; Kürtçüsünden tarafsızına kadar herkese karşı savaş ilan etmiştir. Sonuçta yalnız ideolojik olarak değil aynı zamanda siyaset alanında da ve esas olarak da eylem alanında "Bizden olmayan düşmandır" mantığını adamlarına hakim kılmaya çalışmıştır. Diğer yandan aile, akrabalık ve dostluk ilişkilerini de çizmiş olduğu mücadele metodu önünde "Ciddi ve tepelenmesi gereken" bir engel olarak görüyordu. Daha da önemlisi insanın doğuşundan var olan; biyolojik ve sosyo-psikolojik bir gerçek olan ayrı kişilikleri de kabul etmiyordu. Tek tip bir model dayatılmıştı. Bu modele uymayanlar çeşitli bahanelerle aşağılanıyor, bunaltılıyordu.

27 KASIM 1978 tarihinde kurulan PKK, varlığını 1979 yılı TEMMUZ ayında Milletvekili Mehmet Celal BUCAK'a saldırarak ilan etti. M. Celal BUCAK saldırıdan yaralı olarak kurtuldu. Böylece PKK eylemleri Kırsal Kesim Eylemleri ve Şehir Eylemleri olmak üzere iki temel kola ayrılmış oldu. Kırsal kesimlerdeki eylemlerin temel esprisi; birbirine düşman olan iki aşiret, kabile ve aileden birine yanaşarak ve onların desteğiyle diğerine saldırmaktı.

Abdullah ÖCALAN böyle bir taktiğe; bu kesimlerden kadro, savaşçı ve her türden eleman temin edebilmek için başvurmuştur. Bu arada her şeye rağmen oyuna gelmeyen kabile ve aileleri çatışma içine çekmek için bir takım provakatif eylemlere girişiliyordu, önceden yapılan plan gereği geceleri herhangi bir kabilenin evi taranıyor, birkaç gün sonra da gidip, "Size saldıran olmuş, sizi biz koruyacağız" denilerek oralara yerleşiliyordu.

NİZİP ilçesi ve benzeri yerlerde küçük imalathane sahiplerine mafya yöntemleriyle "ya malın ya canın" tazında bir üslup ile yaklaşılıyor işçi ücretleri üç-dört kat yükselttiriliyor, ardından da işçilere, "Aylıklarınızı biz yükselttik, fazla paraları bize aidat olarak ödeyeceksiniz" deniyordu. İşçilerin büyük bir kısmı bu yöntemle zoraki sempatizan durumuna getirilmişti.

Bir çok gerekçe ile sol örgütlere saldırıyor, solculukta kararlı olanların APOCU olmaları sağlanıyordu.

PKK örgütü kurulup örgütlenmesine rağmen o yıllarda bir-iki istisna dışında hiç bir yayın faaliyetinde bulunmadan, hiçbir dergi çıkarmadan ve geniş anlamıyla hiçbir kitleye propaganda çalışması yapmadan eylemleriyle kamuoyunun gündemine gelip oturmuştur. Türkiye'de bu tür işler kolaydı ve bir serseri iki el ateş ederse kahraman oluyordu.

Herhangi bir yöredeki silahlı PKK grubu dayandığı aşiret, kabile veya ailenin çocuklarını da yanma alarak, diğer aşiret, kabile veya aileye saldırıyor, saldın sonrası kendilerini barındıranların yanına gelerek yaptıkları eylemleri abartılı bir şekilde anlatıyor böylece o aşiret yada kabilenin tüm insanlarını etkilemeye çalışıyorlardı. Bu silahlı gruplar giderek yöre insanları üzerinde, ister istemez korku temelinde oluşan bir otorite haline gelmişlerdi. Özetlersek; ne kadar eylem, o kadar propaganda ve ajitasyon ve ne kadar eylem o kadar otorite...

O'na yurt dışında barınma yerleri temin eden ve bazı ilişkileri sağlayan herkimse, Apo'ya şöyle bir talimat vermiştir; "1980 MAYIS ya da HAZİRAN aylarında Türk Ordusu MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) ile işbirliği yaparak bir darbe gerçekleştirecektir. Darbeden sonra Türkiye'de bir iç savaş çıkacak, iç savaş koşullarında merkezi otorite gücünü kaybedecektir. Bir çok kentte ve bölgede darbeciler otorite kuramayacaktır. Doğu ve Güneydoğu büyük oranda başı boş ve kontrolü zor bir sahaya dönecektir. Bu nedenle eğitilmiş bir askeri güce ihtiyaç vardır dolayısıyla çıkartabildiğin kadar adamı yurt dışına çıkart, yurt dışındaki eğitimleriyle biz ilgileniriz." Abdullah ÖCALAN o dönemde yakın çevresine bu durumu birkaç kez ima etmiştir.

1979 yılının KASIM ve ARALIK aylarında yurt dışına çıkan bu kişiler LÜBNAN'da SURİYE' nin kontrolündeki sahada 1980 yılı NİSAN ayının başına kadar eğitim görmüşlerdir.

Ancak, hesapların yanlış çıkması, MHP ortaklı bir darbe değil de, Silahlı Kuvvetlerin emir komuta zinciri içersinde yönetime el koyması, halkın bu hareketi kabullenmesi, kabul etmeyenlerin azınlıkta ve dağınık olması bir iç savaş ümidinde olanların beklentilerini boşa çıkarmıştır. Bunun üzerine yeni bir plan gündeme gelmiştir. Bilindiği üzere askeri yönetimler özellikle getirmiş oldukları kısıtlamalar nedeniyle geniş yığınlarca pek sempatik karşılanmazlar. Ancak Türkiye'deki örgüt ve eylem enflasyonunun karşısında yeni bir otorite gören halk, tercihini tereddütsüz olarak askeri yönetimden yana koymuştur. Hatta sıradan vatandaşları bir yana bırakın, 12 EYLÜL öncesi PKK yatakçıları ve sempatizanları dahi askeri yönetimi desteklemişlerdir.

Yeni plan süratle geri çekilmedir ve örgüt meydanın boş olmadığını anladığı için ne kurtarırsam kârdır mantığıyla kalan tüm gücünü yurt dışına çekmiştir.

APO; "Hepiniz suçlusunuz" diye söze başladı. "Parti adına sizleri yargılamaya kalksam hepinizin cezası idamdır!"

Bunun üzerine herkeste bir suçluluk duygusu oluşmaya başladı. Herkes konuşmak üzere hazırladığı yazıyı katlayıp cebine koydu. Muhataplarını sindirdiğini fark eden Abdullah ÖCALAN; "Şimdi sizlere söz hakkı vereceğim konuşmanızı yapabilirsiniz." dedi.

Aslında bu tür kişiler derhal kurşuna dizilir ya da bir komplo ile ortadan kaldırılırdı; fakat 1981-82 yıllarının ortamı bu işler için elverişli değildi. Bu yıllarda biriktirilen bu tür insanlar 1983 yılından itibaren teker teker örgüt tarafından öldürüldü. Ayrılmak isteyenler kısa sürede diğerleri tarafından yalnızlık ve tecrit ortamına sürükleniyorlardı.

Aforoz edilmiş gibi yalnız kalan bu kişiler, paniğe kapılıp saldırgan-laşıyorlardı. Yıllarca söyleyemedikleri şeyleri açıkça söylemeye başlıyorlardı, APO'yu tenkit ediyorlardı. Bu sefer APO; "Ben demedim mi bu adam MİT ajanıdır diye, ajanlık yapamayınca çıldırdı. Bakın PKK'ya olan düşmanlığını açıkça ilan ediyor, siz olsanız bunu besleyip barındırmaya devam eder misiniz?" diyerek sahneye çıkıyordu.

1982 yılında Irak hükümeti İran ile olan savaştan dolayı Kuzey Irak bölgesini tamamen kontrolsüz bırakmış bu nedenle, Kuzey Irak'ın uçsuz bucaksız dağları, vadileri ve derelerinde Mesut BARZANİ'nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) denetiminde bir tampon bölge oluşmuştu.

BAAS (Arap Sosyalist Diriliş Partisi)

BAAS yönetimi kendisini "Ezilen milletlerin dostu olan!" Sosyalist Sovyetler ve Bulgaristan vasıtasıyla iyice pekiştirdiği için, öteden beri hep iç politika hesaplarının piyonu durumuna getirilmiş Kürt aşiretlerini çoktan unutmuştu. BARZANİ'nin KDP'sinin ne önemi vardı.

BARZANİ'nin içinde bulunduğu çıkmaz diğer ülkeler tarafından fark edilince bu sefer İran'daki Kürtlere rağmen İran Şahı, İsrail ve ABD devreye girip insan hakları savunucuları kesildiler. İran, Şattülarap bölgesindeki toprak parçasını Irak'ın elinden almak istiyordu. İsrail zaten Irak'ın güçlenmesini istemiyordu, ABD ise hem İsrail'e hem de İran'a yardımın yanısıra genel stratejisi açısından Sovyet yanlısı Irak'ın burnunu sürtmek istiyordu. Bunun üzerine İran kendi topraklarını BARZANİ ve KDP ye açtı. ABD ve İsrail'den gelen silah, cephane ve para ile İran Şahı kısa sürede BARZANİ'nin yüzbine yakın adamını, silahlandırıp Kuzey Irak'a yerleştirdi. Irak ise, bunun üzerine Sovyet askeri danışmanları ve Komünist Partisi militanlarını da yanına katarak BARZANİ'ye karşı saldırıya geçti. Fakat her şeye rağmen, İran'ı geri cephe olarak kullanan ve önemli ölçüde lojistik destek gören BARZANİ'ye baş eğdirmek mümkün olmuyordu. Zor durumda kalan Irak, İran'la temasa geçerek 1975 yılında Cezayir'de yapılan anlaşma ile Şattülaraptaki toprakları İran'a geri verdi. Ayrıca Sovyetlerle olan ilişkilerini gevşeterek Batı'ya yanaşacağını vaadetti. Bunun üzerine BARZANİ ye yapılan yardım ve verilen destek sanki bıçakla kesilmiş gibi birdenbire bitiverdi. Yüzbinlerce BARZANİ'ci Sovyet danışmanları emrindeki Irak Tümenlerinin saldırısına uğradı. Kürtler birkaç gün içinde kendilerini İran ve Türkiye'ye zor attılar. İran'a geçenler silahsızlandırılarak kamplara alındı, Türkiye'dekilerin büyük bir bölümü ellerinde silahlarıyla sınır boylarında rahatça yaşadılar ve Şemdinli, Çukurca, Uludere, Silopi bölgelerine yerleştiler. Irakta kalıp kaçamayanların binlercesi kurşuna dizilerek öldürüldü, önemli bir kısmı Güney Iraktaki Arap çöllerine sürüldüler. O günleri yaşayanlar bilirler, yaşamayanlar arşivleri karıştırıp öğrenebilirler. Her zaman olduğu gibi başlangıçta Kürtler ayartılmış ve kışkırtılmıştır. Sovyetler ve yandaşları ile batının insan hakları savunucusu (!) ülkeleri anlaşınca Irak ordusu Kürt sürek avına çıkarılmıştır. Çıkarlarını elde edenler Saddam'ın napalmları altında can veren Kürtlerin feryatlarına kulaklarını tıkıyorlardı. Bu filimler günümüze kadar birkaç defa tekrarlanmıştır.

PKK ile BARZANİ KDP'sini sihirli bir el, 1982 yılı sonlarında bir araya getiriverdi. Anlaşmadan hemen sonra PKK gruplar halinde militanlarını Kuzey Iraktaki KDP denetiminde bulunan bölgeye yerleştirdi.. Bazı PKK yöneticileri de Şam havaalanından uçağa binerek, önce İran-Tahran'a sonra da karayoluyla Kuzey Irak sınırına gelerek buraya yerleştiler. Bu anlaşmadan sonra Mesut BARZANİ muradına erdi ve solcu çevrelerden itibar görmeye başladı. Suriye'ye davet edildi. Çünkü Hafız ESAD yönetimi, Irak topraklarında Suriye adına SADDA-M'a karşı savaşacak bir piyon arıyordu. Irak, 1982 yılı başlarında Suriye'nin HAMA kentinde patlat veren olaylarda Müslüman Kardeşler örgütüne geri cephelik görevi yapıyordu. Suriye bu nedenle, Irak'ı cezalandırmak, Celal TALABANİ ile Mesut BARZANİ'yi birlikte devreye sokmak istiyordu.

Artık hiç kimsenin hiç bir şekilde eleştiriye girişmemesi, giriştiği taktirde damgalanıp yargılanacağı bilinci yerleştirilmişti.

İşte tam bu sırada, APO'nun en güvendiği ve Avrupa'ya görevlendirdiği adamlarının yöneticileri, APO'dan uzakta olmanın verdiği cesaretle birazcık seslerini yükselttiler. Söyledikleri özetle şu şekildeydi; "Türkiye'de askeri yönetim yerini yavaş yavaş sivil iktidara bırakmaya hazırlanıyor, koşullar değişiyor. Mevcut yasaların yumuşatılması söz konusudur. Dünyada da birtakım değişiklikler oluşuyor. 12 Eylül öncesi meydana gelen olaylardan dolayı halk silahlı hareketlere prim vermeyecektir, bir müddet daha bekleyelim koşullar biraz daha yumuşasın. Eğer eylemler temelinde Türkiye'ye dönersek bu hepimizin intiharı olur."

APO, durumu sezdikten sonra planlamalarda değişildik yapıldığını bildirdi. "Keşif ve istihbarat faaliyetleri eylemler temelinde yapılmalıdır." şeklinde uyarılarda bulundu. "Eğer girdiğiniz bölgelerde ilk iş olarak birkaç eylem düzenleseydiniz, hem halk sizi bir otorite olarak görecek ve size her kapı açılacaktı, hem de eylemlere bulaşmış birinin kaçmaya kalkışması çok zorlaşacaktı. Hatta eylemi olan biri çatışmada bile kolay teslim olmaz." diyerek talimatlar yazıyordu.

"Ülkeye giriş yaptığınızda sizleri yurt dışına bağlayan tüm köprüleri yıkıp atacaksınız, sıkıştığınızda yurtdışına kaçmayı aklınıza getirmeyin. Girdiğiniz yerlerde artık sizi hiç bir güç söküp atamasın. Halk sizi bir otorite olarak görmediği taktirde bırakın ekmek vermeyi, kolunuzdan tutuğu gibi devlete teslim eder. O görkemli dağlar sizlerden korkmalıdır."

Olaylar bir süre etki-tepki biçiminde geliştikten ve devam ettikten sonra artık pekçok insan cezaevinde bile birtakım oyunlar uğruna peşkeş çekildiklerini anlayıp, topluca cezaevinin kurallarına uyacaklarını bildirdiler. Böylece yönetici durumundaki militanlar açıkta kaldılar. Gerçi bunlar da bir süre kurallara uymayı denediler ama sonuçta özellikle yatakçıların ve tetikçilerin hışmına uğradılar. "Dışarıda iken neden bunca işi başımıza sardınız? Madem sonuçta bu noktada birleşecektik neden bizleri cezaevi yönelimine karşı kışkırtıp zor durumda bıraktırdınız?" gibi çeşitli sorulara muhatap oluyorlardı. Böylece ipliği pazara çıkan bu kişilerin bir kısmı, çeşitli yöntemlerle intihar ederken bir kısmı da ölüm oruçlarıyla hayatlarına son verdiler.

Yazılı ve sözlü propagandanın tüm imkanlarını kullanarak, çeşitli ilişkileri devreye sokarak, Türk basınını dolaylı yoldan etkileyerek cezaevlerini Türkiye'nin ve Avrupa'nın gündeminde tutmuştur. Eylemler başladığında ise cezaevi ile ilgili propaganda çalışmalarını beklemeye alıvermiştir. Eylemler kesildiğinde Avrupa'yı kurcalamış, Avrupa'da işler sarpa sarınca eylemlere ağırlık vermiştir ve bu hep sürüp gitmiştir.

Eylemlilik sürdüğü müddetçe her şey APO'nun planladığı biçimde yürüyor, eylemler kesildiğinde planları, hızla alt üst oluveriyordu. Bu sistemi kendisi kurmuştu, her şeyi eylemlere göre planlamıştı. Bu nedenle eylemler hiç kesilmemeliydi.

PKK 3. Kongresi de diğer kongre ve konferanslardan pek farklı değildi. Resmi süresi kısa, fakat kış aylarına denk geldiği için fiiliyatta 1987 yılı bahar aylarına kadar devam eden bir eğitim çalışması şeklinde gerçekleşti Temel amaç; insanları çeşitli baskılar ile sindirme, tehdit etme, baskı altına alarak suçluluk psikozuna sokmaktı. Daha önce de belirttiğimiz gibi kongre, konferans ve toplantılar bu işlerin tezgahlanması için birer paravandılar. Bu toplantılarda APO, iki maske takınıyordu. Birinci maske; sadist ve despot bir surattı. İkincisi; masum bir iyilik meleğiydi. Bir yandan insanları kurmuş olduğu ölüm çemberinde sindirip eziyordu. Bunu yaparken de kongre veya toplantının manevi gücünü (!) kullanıyordu. Diğer yandan tüm gelişmelerin altında ezilen, üzerindeki yükü kaldırmak için kimsenin yardım etmediği, ucundan tutmadığı bir zavallı oluveriyordu

APO, kongreye katılanlara en acımasız eleştirileri yükleyip bunların önden gelenlerinin idam fermanlarını beyan ederken; "Nasıl olsa bu adamlar enerjilerini tükettiler. Bunlardan yararlandığım kadar yararlandım. İyi gitmeyen işleri bunların üzerine yıkarsam ve bunların görevlerini yenilerine verirsem bir taşla iki hatta birkaç kuş vurmuş olurum!" diye düşünüyordu. Bu şeklide alt düzeydekilerin de ruhlarını okşamış olacaktı.

Kongrede bir yandan bu kararlar alınırken, diğer yandan da APO'nun posası çıkmış eski gözdelerinin işleri bitiriliyordu. Bunlar önce tasfiyecilikle suçlandı daha sonra orta yolcu olduklarına karar verildi. APO; "Aslında suçunuz ağır, cezanız ölüm ancak, sizlere yeni bir şans veriyorum. Bundan sonra örgüte yeni katılmış bir eleman gibi sıfırdan başlayacaksınız. Tüm yetkileriniz ve güçlü konumunuz sıfırlanmıştır. Haydi görelim sizi, kendinizi ispat edin!" diyordu.

1984 yılında bazı militanlar APO'ya rapor yazarak; "Halil bizi desteklemek istemiyor, kimse bize kapısını açmıyor, ekmek bile alamıyoruz." diyorlardı. APO, militanlarına gönderdiği cevabi talimatlarda militanlarına şöyle öğüt vermektedir; "BARZANİ Irakla yönetime ilk başkaldırdığında kendi aşiret fertlerinden başka destekçisi yoktu. Bu nedenle aşiretinden 2000 seçme adamını yanına alarak Kuzey Irak'ı baştan başa dolaştı, diğer aşiret ve kabileleri sindirdi. Birçok köyü yağmaladı, birçok insanı kurşuna dizdi. Neticede otoritesini tesis etti. Hatta her köyden ve kabileden onlarca genci zorla alıkoyarak süreç -içersinde bütün Kuzey Irak'ı kendisine bağladı. Yanına aldığı gençler zaman içinde çatışmalarda öldüler, komutan oldular, evlendiler yeni nesiller bunun için BARZANİye sempati duyar ve destekler. " Abdullah ÖCALAN bu cümleleri sıraladıktan sonra, "Sizler BARZANİ kadar da mı olamıyorsunuz?" diyerek onlara neler yapmaları gerektiğini anlatmış oluyordu.

APO yayınladığı talimatta kongre gereği olarak; "Bize bazı yurtseverler(!) katılıyor, bu gönüllü kesim, ihtiyaca cevap vermiyor. Ayrıca denetimimizdeki bazı köylerdeki taraftarlarımıza, mücadele için yükümlülüğünü yerine getir diyoruz bize katılıyorlar. Bunların katılımı da ihtiyaca cevap vermiyor. O halde zorunlu askerlik yasası gereğince köyleri basıp her aileden en az bir erkek ve bir kadını dağa kaldıracaksınız. Bunları dağda kısa bir eğitimden geçirdikten sonra hızla savaşa süreceksiniz. Böylece, gücümüzün ve etki alanımızın kısa sürede geliştiğini göreceksiniz." diyordu. Bu yöntem tam bir ahlaksızlıktı. Örgüte sempati ile bakmayan aşiret ve kabilelerin köyleri basılacak, erkek ve genç kızları dağa kaldırılacak, eylemlere sokulacak, bir daha kaçmaları mahkum ettirilerek önlenecek ve bunların bir kısmı çatışmalarda ölecekler! Böylece akrabalık bağlan kullanılarak insanlar hizmete ve PKK'ya katılıma mecbur edilecekler. İşte, PKK'nın çıkarmış olduğu zorunlu askerliğin mantığı budur.

APO, kadro için gerekli olan personelin temini içinde şunları salık vermektedir; "Madem böyle bir güç gerekiyor, o halde artık 15-25 yaş arası gençler ihtiyacımıza cevap vermez. Bütün halkı genç-ihtiyar, kadın-erkek saflarımıza çekmeliyiz. Bunun için ana birliklerimizle ,Alay düzeyindeki gerilla güçlerimizle düşmana saldıracağız. Düşman Taburlarını, bölüklerini, karakollarını imha edeceğiz. Büyük çaplı pusular kuracağız. Bize düşman olan aşiretlere operasyon şeklinde planlı saldırılar ile imha eylemleri gerçekleştireceğiz. Yani yeni savaş tarzımız bu olacaktır. Böyle olunca artık köylerin ve köylülerin yerinde kalması, eski yaşamlarını sürdürmeleri düşünülemez. Savaş ortamı toplumu doğrudan etkileyeceğinden taraftarlarımızın çoğu mecburen dağa çekilmek zorunda kalacaklardır, hem de bir daha inmemek üzere... Böyle bir taktikle yavaş yavaş tüm halkı savaşın içine çekebiliriz. Bu sayede sayımız hızla aratacak savaşımız tam bir halk savaşına dönecektir."

Kendisine erişilmez olan, ancak ağasının, patronunun, aşiret reisinin kısaca; "Büyük adamların" muhatap olduğu subaya, polise taş atıyor, bağırıyor, küfrediyor ve hayret, kendisine hiç birşey olmuyordu. Hala hayatta idi ve yaşıyordu! Demek ki, bu işleri başaracak bir adamdı! Bu yürüyüş ve taşkınlıktan yapanları televizyondan ve basından izledik. Resimlerini gördük. Askere ve polise taş atanların gözlerinde kin değil daha önce belirttiğimiz gibi şaşkınlık ve şımarıklık vardı.

Etraflarına aldıkları birkaç tane züğürt şakşakçı vasıtasıyla PKK'nın yetişemeyeceği, müdahale edemeyeceği yerlerde bile esnafa, tüccara telefon ederek; "Biz PKK gerillalarıyız, filan gün dükkanınızı açmayın, yoksa kendinizi yok bilin" demişlerdir. Sonra esnafın arasında dolaşarak "PKK telefon etmiş, kimse dükkanını açmayacakmış, yoksa öldüreceklermiş..." diyerek fısıltı gazeteceliği yapmışlardır. Ardından toplantılar düzenleyerek, demeçler vererek; "Kürdistan halkı baskı ve zulmü kınamak için falan ilçede kepenkleri kapatmıştır. Eylemlerini selamlıyoruz" demişlerdir. Şimdi soruyorum;

Kürtçülük sorununu Osmanlı'dan miras alan Türkiye Cumhuriyeti sorunu 70 yıldır dondurmuştur. Çözmesi gerektiği halde çözmemiştir. Fakat bugün yanan olaylar, Kürt sorununun çözümünü TC'ye dayatmış durumdadır. Bu sorun, önümüzdeki yıllarda mutlaka çözüme kavuşacaktır ama öyle, ama böyle!

"Din halkın afyonudur, sorgu merkezlerinde sakın ola ki kelimeyi Şehadet getirmeyin" diye emir verirken birden bire "Yurtsever imamlar Birliği "ni kuruyor.

Güneydoğu Anadolu'da baştan beri değindiğimiz gibi kendiliğinden, iç dinamikleriyle bir Kürtçülük hadisesi gelişmemektedir. Her şeyi PKK, Abdullah OCALAN ve yurt içindeki yandaşları zorlayarak, yapay olarak geliştirmeye çalışıyor. Normalde çeşitli kesimlerin bir cepheleşme hareketi gelişebilirdi. Bunlar giderek bir silahlı mücadele ve ordulaşma faaliyetine girebilirlerdi. PKK da Marxist-Leninist bir örgüt olarak, işçi ve emekçilerin bir örgütü olarak Cephenin ve Ordunun içinde belli ilkeler çerçevesinde, belli kurallar dahilinde yer alabilirdi.

Suriye kendi topraklarındaki Kürtleri APO'ya her bakımdan kullandırarak ve PKK'ya satarak Kürt sıkıntısına karşı kendisini emniyete aldı. PKK'nın bunların içinden yüzlerce eleman ve milyarlarca lira para almasınısağladı.PKK'yıkullanarakkendiKürtlerinidüşmanına, Türkiye'ye hem de Arap çıkarları için savaştırdı.