Muzaffer İzgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muzaffer İzgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Çetin
- Beyefendi isterseniz yan yan kaşıyayım?
Beyefendi, karşıdan geçmekte olan vapura bakıyordu. Ötekinin söylediklerini duymuyordu bile. Bir ara kıkırdar gibi oldu. Öteki, hıçkıran müşterisinin yüzünden usturayı çeken deneyli bir berber gibi çekiverdi elini beyefendinin sırtından.

İyice geride kalmıştı. Belki şöyle bir "imdat" diye bağırsa, beyefendi gelir, kendisini kurtarırdı ama ya beyefendiye bir şey olursa? Sarılırsa can korkusuyla beyefendinin boğazına? Beyefendi ilerde, elini kaldırdı... Aman yoksa beyefendi mi boğuluyordu? Yo yo hayır, ötekine gelmesi için işaret ediyordu.
- Oh aman, beyefendiye bir şey olmasın da.
Öteki de elini kaldırdı. Ama bu son kaldırışı oldu, ondan sonra el yavaş yavaş sulara gömüldü.

Şuracığa koysam, amanın vallaha billaha soba tutuşturmalık olursun, yukarıda yerin ne rahattı, koca bodrumda yer yok sana... En iyisi mi, dur ben seni ahacık şuraya koyayım, kimsenin uğramadığı yere... N'olur n'olmaz, bir gün yine belki beyefendi olursun, o zaman al gel derler bodrumdan beyefendiyi, elimle koymuş gibi seni bulayım. İyi uykular beyefendi.

- Elinde tuttuğun, sallanan, marul mu?
- Yo, hayır, balık.
- Karın istedi tabii?
- Evet.
- Niçin götürüyorsun? Suratının eciş bücüşlüğünü görmemesi için. Hiç denedin mi, parasız git bir ay başı eve, veya ben bu ay hiç çalışmayacağım, yan gelip yatacağım de. Bak bakalım o zaman ne olacak, o seni çok seven karın bakacak mı yüzüne? Aslında o sana değil, paraya bakıyor.
- Ama onun boğazını doyurmak görevim değil mi?
- İşte bunu söylemekle bile, karının seni sevmediğini kanıtlamış oluyorsun. O salt kendisini seviyor. Kendi canını hoş yaşatmak için de, bu senin eciş bücüş suratından yararlanıyor. Söyler misin bana, biraz sonra eve gittiğinde karın koşup boynuna sarılacak, "Hoş geldin kocacığım" diyecek mi?
- Elbette, hem de canım kocacığım, diyor.
- Budala...
-Hı!
- Evet budalasın. Sen de buna inanıyorsun ha, karının maskesine, oynadığı oyuna gerçekmiş gibi, hem de içinde rol alarak inanıyorsun ha? Demek şekerim diyor ha, demek şekerim diyor ha, düşünsene bir, senin o şebek suratının neresi şeker olur, hiç aynaya bakmadın mı? Nasıl yutuyorsun, nasıl kanıyorsun? Bu kurumuş kestaneye benzer surata şekerim diyenin içtenliğine nasıl inanıyorsun? İnanabilir misin, söylesene bana, inanabilir misin?
-Yoo.
- Öyleyse karının sevgisine nasıl inanıyorsun, nasıl güveniyorsun? İnsanı boş bir güven denli hiçbir şey yıkmaz. Bir gün gidersin ki eve, kaçmış. Nereye mi, senden daha güzel birine, senden daha paralı birine.
- Hayır, karım asla öyle bir şey yapmaz.
- Peşin yargılı olma lütfen. Hiç denedin mi?
- Neyi?
- Açlığı, efendim her gece meyhanelerde kafa çekip eve gitmeyi, ne bileyim senin seveceğin, onun sevmediği şeyleri yapmayı hiç denedin mi?
- Hayır.
- Pekiyi denesen, acaba seni bırakır gider mi, gitmez mi?
- Bilmem ki.
- Kesin konuş.
- Şey, gider belki. Hiç istemez meyhanede arkadaşlarımla içtiğimi, oysaki ben çok seviyorum, ama şimdiye dek iki kez, ikisinde de annesinin evine gitmekle tehdit etti beni.

Arkalarında bir ayak sesi duyuldu. Kalın bir erkek sesi:
- Hey ahbap, balığı kediler yiyecek, dedi.
Birinci adam, ince sesliye:
- Bak işte, önce balığı gördü, dedi, bizi değil. Bu adam zengin olmak için can atan biri.
- Hey anlamıyor musunuz yahu, balığı kediler yiyecek dedim... Piist... Bakın benden söylemesi, kedi burada dolaşıyor.
- Yanıt verme, çeker gider, sabaha dek de balığı düşünür, kediler yedi mi, yoksa yemedi mi?
İnce sesli sordu:
- Kaç dakika kaldı?
- Eh, ya üç, ya dört.
- Acımaz değil mi?
- Bilmem, bakarsın çok acır, bakarsın inek ısırığı gibi olur.
Bir kadın sesi duydular, kadın kendi kendi kendine söyleniyordu:
- Koskoca adamlar, hiç akıl yok şunlarda, tertemiz giysileriyle yağlı rayların üzerine yatıyorlar.
- Bak işte bu kadın da giysilerimizi gördü salt.
Bir genç kız, yanındaki genç kıza:
- Ay şunlara bak, dedi, ne özgürlük, ne romantik.
- Bu kız da dostum, özgürlük arıyor, yani koca.
Kendi evini istiyor.
Yaşlı bir adam sesi duyuldu:
- Geberecekler, bir de suç makinistin olacak, dedi.
- Bu da, rahatını, keyfini düşünen bir emekli olsa gerek. İster ki hiçbir olay olmasın, hiçbir şey değişmesin.
Ve titrek bir kadın sesi:
- Balıkları siz mi attınız? Alabilir miyim? diye sordu.
- Bu da aç dostum!

Tren geçip gitti.
Çocuk:
-O top şuracıktaki bakkalda, dedi, kırmızı top!
Eciş bücüş suratlı adam o günü balıksız gitti evine. Karısı onu kapıda karşıladı, "Oh canım kocacığım hoş geldin" dedi ve sarıldı.

Sabahleyin tıraş olmaya kalkmış, pırıl pırıl bir yüzle gitmek istemiştim buluşmaya ama, jileti bardağın kenarında o denli bilememe karşın, yüzüme ilk sürdüğümde, favorimin bittiği yerde derin bir oyuk açılmıştı... Yer yer yaralanmış ve kızarmış bir yüzle patronun karşısına çıkmamak için tıraş olmaktan vazgeçtim, sabahın sekizinde çıktım dışarıya... Umut sanki işte, erken dışarıya çıkarsam bana iş vereceklermiş gibi... İşsiz insanın en güzel zaman öldüreceği yerler vitrinler olduğu için vitrinlerin önünde birer birer durmaya başladım... Ne de çok mal vardı vitrinlerde; kazaklar, gömlekler, ceketler, pantolonlar, çoraplar, kalın kumaştan uzun uzun paltolar... Gözüm bir vitrindekilerde, bir kendi giysilerimde, aptal aptal bakmıyordum...

Madde dört: Muhtarın malı çok, bu köyde yoksul çok demek yasak. Ki bu köy halkı arasında zengin yoksul ayrılığı gayrı lığı olacağından çok yasak. Herkes, her yerde, tıpkı camide olduğu gibi, "Çok şükür Allahıma, Allah dinden imandan ayırmasın, bize bu dünyanın zenginliği çook bilene" diyecek. Bu maddeye uymayanları kırklara karıştırmadan beter ederim valla ha.

Amanın ne halt edelim, nerelere gidelim, dövünek dizden olak, ağlıyak gözden olak, boşıyak garıdan mı olak?

Saldık getti üçüncü üye gasabaya. Nasıl gözlüyoruz Recep'in yolunu. Daha doğrusu Recep'in gendini değil de elini gözlüyoruz. Sürmeli Gaya'nm ardından çıktığında acep elinde bir torba olacak mı, yoksa olmayacak mı?
Akşama dek bekledik. A gâvırın dölü, a vicdansız, ulan biraz daha bekle, garanlıkda gelsene. Ne deyim gardaşım, bi çıkmasın mı Recep, Sürmeli Gaya'nın ardından, hem de elinde torbaynan. Bekleyenlerden üçü bayıldı, onlar ayıldı, üçü daha bayıldı, yedisi "Anaaa" diye bağırdı.

Eh bazı doğa olayları insanların işine yarayabiliyor, o yılki doğa olayı bir yaradı, bir yaradı ki işlerine Yetimler köyünün. Afetti doğa olayı, ama Yetimler köyüne mutluluk getirdi. Hiçbir yıl öyle yağmur yağmadı, köyün en yaşlısı Soluksuz Kerim, "Doksanındayım, ben böyle yağış görmedim" dedi. Radyo bangır bangır bağırıyordu. 'Yaralar sarılacaktır" diyerekten... Yeni muhtar (Köye mutlaka yol yaptıracağını söyleyen Pepe Davut muhtarlığı kazanmıştı.) hemen yararlandı bundan, oraya başvurdu, buraya başvurdu, sıcağı sıcağına ilgilileri kaptı geldi, bir bir tutanak tutturdu.
"Bakın burada köprü var mı? Yok, su aldı götürdü. Bakın burada asvalt var mı? Yok, su aldı götürdü. Bakın burada menfez var mı? Yok su aldı götürdü..."
İlgililerden biri:
- Tutanağa ne yol kalmıştır, ne de asvalt diye yazalım, deyince muhtar:
- Amanın, dedi, gözünüzü seveyim, accık kalmıştır diye yazın, örneğin İkizler çeşmesinden itibaren beş yüz metre asvalt yol görünmekte ise de, kullanılacak gibi değildir diye yazın. Sonra yine bize inanmazlar.

Arkadaşlar ben diyorum ki bu işi zorla yapalım, diyorum.
Çember bağırdı:
- Heye yapalım usta yapalım.
- Yapalım anasını satayım.
Turistler ne olduğunu anlayamadılar, konserve boğazda kaldı, hücum!..
- Sürün ulan, vatanını milletini seven sürsün!
Nasıl çalıştık kırk kişi... Bir ara baktım o sakallının elinde de bir tabak yoğurt,
- Allahım sen günah yazma! deyip deyip kalabalığın arasına atlıyordu.
Turistleri bir güzel yoğurtladık.
Ama o da nesi, biz turistlerden salt birini yoğurtlamışız, kadın turisti. Evet, erkek turiste hiçbirimiz, bir parmak bile yoğurt çalmamışız.
Sürücü:Bırakın, o erkektir, güçlüdür, yapar, dedi.
Sakallı da,
- Asıl kadına yardım etmek sevaptır, dedi.
Kadın turistin her yanı yoğurda bulanmıştı, ama her yanı.

"Yahu Mehmet gözünü seveyim, yarın öğleden sonra bana şu dairenin anahtarını, anlarsın ya?" dedim.
"Nasıl anlamam?" dedi, şappadak yedek anahtarını çıkardı verdi.
"Ev yarın sabahtan akşama dek senindir."

"Nerdedir Mehmet bey?" diye sordu.
"Şey," dedim, "ben onun arkadaşıyım, bilmiyorum."
Adam beni göğüsleyip, babasının malı gibi içeriye girdi. Gerçekten de babasının malıymış, yani ev sahibiymiş, oturdu oradaki sandalyeye:
"Nah," dedi, "beni surdan şuraya kimse depretemez, bugün ayın kaçıdır, ev kirasını almadan surdan şuraya gitmem. Oturup gece yarısı da gelse onu bekleyeceğim. Senin işin varsa yap, istersen uyu, ben buradayım."
Adam öyle kesin konuşuyordu ki, Mehmet'in ev kirasını vermekten başka yapacak bir şey yoktu.
"Ne kadar?" diye sordum.
"Ucuz ucuz," dedi, "on bin... Amma söyle ona, gelecek ay on üç binden bir kuruş aşağı olmaz, ula burası apartman dairesi be, gecegondu mu?"
İçerden cüzdanımı getirdim, adama on bin lirayı verdim ve savdım.

Kapı yine zııır!..
Şaşkınlıkla, "Anaa" diye bağırmışım. Dışardan kalın boru gibi bir ses:
"Memet beeey, biliyom içerde olduğunu, ya açarsın, ya da kırarım gapıyı..."
Apartmanı inletiyordu adam. Jale yine titremeye başladı. Eh alıştı artık, hemen birlikte dolaba koştuk. Onu dolaba sakladım, koştum kapıyı açtım:
"Nerde o?" dedi adam, giriverdi içeriye, "Nerde o?"
"Mehmet beyi arıyorsanız, yok," dedim.
"Bekleyeceğim... İki ay bu efendi, iki ay taktı bana, sona geçti başka bakkaldan alışveriş yapmaya başladı. Dinim hakkı içün ben bu parayı almadan gitmem."
Sordum:
"Size bu saatte mi gelmenizi söylemişti?"
"He ya... Öyle demişti. Sen git içeri yat efendi, ben burada onu beklerim."
Vay hergele Mehmet vay!.. İçerde Jale, pirzolalar oh ne yağlı, dışarda bakkal efendi, haydi verme de Mehmet hergelesinin borcunu göreyim. Çıkardım verdim.

Daha ilk pirzolayı bitirmemiştik ki, zııır kapı. Az daha elimdeki pirzolanın kemiğini yutacaktım. Ulan namussuz Mehmet, ulan hergele Mehmet, bakalım bu gelen de kim?
Jale dolaba, ben kapıya. Adamın önlüğünden anladım. Mehmet hergelesinin manavı. Adamı konuşturmadım bile, verdim parasını gitti.

Zııır!..
Boyun poşun devrilsin inşallah Mehmet! Kamyonların, tırların altında kalasın Mehmet! Köpek balıklarına yem olasın Mehmet! Kapıyı açtım:
"Sen kasapsın değil mi?" dedim.
"Hı," dedi, "yoksa Mehmet bey borcunu size mi bıraktı bana vermeniz için?"
"Hı," dedim...
Kasabın borcunu da verdikten sonra cebimde ancak bir taksi parası kalmıştı. Koştum, dolabın kapağını açtım, Jale'nin giysilerini uzattım,
"N'olur çabuk Jale," dedim, "şimdi az sonra kapıya vergi tahsildarı, elektrik tahsildarı, sucu, taksitçi, icra memuru, daha başkaları gelmeden kaçalım buradan."
Anlayacağın kaçtık kardeşim, onca içkiyi, pirzolayı, meyveyi orada bırakıp kaçtık. Kaç gündür evine gidiyorum yok Mehmet hergelesi. Bu sabah don gömlek biri açtı kapıyı, nasıl oldu anlayamadım, yüzüme bir tokat yapıştırdı, geri kapattı. Sanırım o da benim gibi biriydi, beni de televizyon taksitçisi falan sanmıştı. Çünkü bağırdı: "Beş kuruşum kalmadı be" dedi.

Dairede masama oturur oturmaz ayakkabılarımı çıkarır, terlik giyerim. İlk zamanlar terliği akıl edememiş, çorapla oturuyordum. Bir kezinde müdür çağırtınca, dalmış, çorapla gitmişim. Odada da denetmen varmış iyi mi? Müdüre ne gerek, denetmen beni o al çoraplarla görünce bağırıverdi:
"Bu ne rezalet!" diye.
Uf, ardından neler eklemedi ki beni suçlamak, büyük büyük suçlamak için. 'Yani siz, aldığımız maaş az, az olduğu için ayağımıza bir ayakkabı bile alamıyoruz diyerekten protesto mu ediyorsunuz?"
Ben al çorabıma bakıyorum, denetmenin al kafasına bakıyorum. Hiç saç yok kafasında, et gibi parlıyor, al kadife mübarek. Müdüre döndü, hışımla:
"Dairede donla gezen memurlarınız var mı müdür bey?" diye sordu.
Bu olay benim bir yıl ilerlememe engel oldu. Gerçi bu olaydan sonra terlik giymeye başlamıştım ama, iş işten geçmişti. Terlik yüzünden de bir kez başım derde girdi. Biz memur evlerinde öyle erkek terlikleri çok çok bulunmaz, hanım terlikleri vardır. Benim terliği bir gün önce otobüste unutmuşum, ah ne terlikti, yanarım yanarım o terliğe yanarım. Paran olsa hemen git bir tane daha al, ama ayın kaçı. Surda bir hafta var aybaşına. Onun için evdeki hanım terliklerinden en büyük numara olanını seçtim, yeşil, üzerinde de bir tanecik ponpon vardı. Kim görecek benim terliklerimi masanın altından. Ama ah bendeki o dalgınlık ah, hayır hayır ben ne bileyim ayağımda bayan terliği olduğunu, sanıyorum her zamanki terlik, müdür çağırmış, fırladım gittim.
"Buyrun efendim..."
Adam bir baktı, bir daha baktı:
"İçinde kombinezonun da var mı?" diye sordu.
İnanın, sarardım, titredim, korktum, şu bizim müdür galiba sihirbazdı. Evet içimde karımın kombinezonu vardı. Çamaşır günüymüş, öyle her gün şarıl şarıl su gelmiyormuş, eh evdeki atlet sayısı da sınırlıymış, oğlanlar giymişler atletleri, n'olacakmış canım, içimde kim görecekmiş, akşam geldiğimde değişirmişim, giyeymişim karımın kombinezonunu bir günlüğüne... Çok korkmuştum yolda, öyle ya, bir trafik kazasına uğrasam, bayılsam, hastaneye kaldırılsam, soyup bakacaklar, içimde pembe kombinezon. Artık ondan sonra "Kombinezonlu adam ameliyat oldu mu, kombinezonlu adamın hapı verildi mi, kombinezonlu adamın serumu bitti mi?"

- Hiç de değil dostum. Genç elemanlar alacaksın, genç. Bayanlar alacaksın, kızlar.
- Bayan mı?
- Elbette, sınavda ne yapıp edeceksin, bayan adaylara kazandıracaksın, onları dairene alacaksın... Ben hep öyle yaptım.
- Sonra?
- Sonrası, beni baksanıza ne vali çağırır, ne vali yardımcısı çağırır, sonra haa dairende de değişiklik yapacaksın.
- Nasıl?
- Çok basit canım, masaları değiştireceksin. Devlet, memur istersin vermez ama, masa istedin mi çifter çifter, isterse senin eskidi dediğin masa gıcır gıcır olsun.
- Şimdi Recai beyciğim, genç kızlarla, masa sandalye değişikliğiyle yürür mü ki bu işler?
- Yürür, hem de bal gibi yürür. Yalnız masaları yerleştirmesini de bileceksin, masalar vatandaşa bakacak, az geride olacak, sonra o vatandaşların bekledikleri yere birkaç tane bank koyacaksın?

Yardımcı bey haftada bir kez beni çağırıyor ve çay ısmarlıyor: - Ya bakın, işi ele aldınız mı, nasıl yürüyor işler? diyor.

İşte bu Cebbar bey, bu kuzu Cebbar bey, bu halim selim Cebbar bey, bu başına vur elinden ekmeğini al Cebbar bey, bir gün nasıl oldu bilinmez, hikmetinden sual olmaz ve de akıllar almaz, dört yumrukla postunu serdi müdürün yere, sonra odaya geldi, kasıp kavurdu, orayı savaştan çıkmışa döndürdü. Sonra duyduk ki bir hastane başhekimi dövülmüş, ardından işittik ki üç karaborsacının suratı çarşamba pazarına döndürülmüş. Bir sabah, Sezgin hanımın yolu çevrilmiş, yüzüne tükürülmüş. Tüm bunları yapan aynı adamdı, bizim kuzu Cebbar bey.
İzi yitti bir ara Cebbar beyin. Kent, rahat bir soluk aldı. Ama geçen gün gazetelerde çıkan fotoğrafla, kentin, Cebbar beyle yakından uzaktan ilişkisi olanların yürekleri hırp etti. Cebbar beyin göğsünde çaprazlama fişeklikler, elinde kocaman bir silah, altında da yazı:
"Resimde Canavar Cebbar'ı görüyorsunuz..."
Şimdi tüm kent Canavar Cebbar'ın yakalanmasını dört gözle ve de korkuyla bekliyoruz. Çünkü hepimiz onun sabrından yararlanarak, ona çok şeyler ettik.

Raporumu yazmıştım ki, Salih öğretmen geldi.
- Eh, dedi, bende altı kişi vardı.
Ekledi:
- Bu semtin babaları anaları çalışmaktan gelemezler, başka semtlerin anaları babaları da eğlenmekten gelemezler, dedi.
- Raporuna kaç kişi geldi diye yazdın?
Güldü Salih Öğretmen:
- Kırk veli yazdım... dedi.
Murat Çetin
Kafamı patlatıyorum, son bir haftayı, on beş günü, hatta bir ayı gözlerimin önüne getiriyorum, olayları usuma vuruyor, hayır,ben polislik hiçbir şey yapmadım, diyorum.
Bir kez, tüm akraba, hısım, dost, dayak yiyeceğime yüzde yüz gözüyle bakıyorlar, yalnız bu dayağın ölçüsü ne olacak, onu bilmiyorlardı. Çünkü polisin her suç için. Önceden konmuş belirli bir dayak kontenjanı vardı.
Şu iş için şu denli dayak, bu iş için bu denli dayak.-- Peki, hiç suç işlememiş bir insan için? İşte en fenası bu ya. Dayım öyle diyordu:
— En fenası bu--- İşlemediğin suç için atılacak dayağın ölçüsü yoktur. Bazen yarım gün döverler, bazen bir gün, bazen de bir hafta.
— Hap yutmalısın, dedi küçük amcam.
Karakola gitmezden önce sakinleştirici hap yut, o zaman dayağı sakin sakin yersin. Çünkü sinirlenir, polise karşı gelirsen daha çok döverler.
— Aslına bakarsanız, dedi arkadaşım, bu konuda antreman yapmak gerek. Ben derim ki, antreman olsun diye arkadaşa şimdi bir posta dayak atalım, sabah da bir posta. Karakolda o zaman hiç sıkıntı çekmez. Akıl akıldan üstündür. Komşumuz,
— Banyo yapsın, dedi. İyi bir tıraş olsun. Saç tıraşına, sakalına, gömleğine kafa yı takmasın polisler. Çünkü bir kesimde ben karakola düşmüştüm de, polisler uzamış sakalıma kızıp kızıp ver ettilerdi dayağı.
İçlerinde en güçlü ben çıktım, ne sarardım, ne korktum, sıram gelince içerde da yağımı yedim çıktım. En az da beni dövdüler. Çünkü ne sakalım vardı, ne de tıraşım, gömleğim de tertemizdi. Üstelik hap içtiğim için çok sakindim. Polislere karşı gelmedim. Hatta bana dayak atan polislerden biri :
«İşte, dedi, dayak yiyecek adam bunun gibi olmalı. İnsan böylelerine dayak atmaktan âdeta zevk duyuyor. İnsan efendi efendi dayağını yiyip gitmeli. Şu adamdaki efendiliğe bak, tıraşı, sakalı, gömleği-.. Lütfen ayağınızı biraz daha uzatır mısınız, sopa tam denk gelmiyor da »
Bırakırlar diye bekliyoruz. Bırakmadılar. İfademizin alınması için beklettiler. Bu ara da komiserin nöbeti bitti mi ne oldu, yeni gelen bir komiser, bizi orada bardak gibi dizilmiş görünce, polislere :
— Alın bunları, ıslatın biraz, dedi.
Bu kez benden başladılar. Sırasıyla, babam, amcalarım, dayım, komşumuz ve arkadaşım, dayağını yiyen çıktı. İkinci posta dayakta yine efendiliğim, sakinliğim, temizliğimle birinci geldim. Polisler kutladılar beni.
Hatta komiser de kutladı :
— Nerden öğrendiniz bu denli güzel dayak yemesini? diye övdü.
Ne ifade, ne de bir şey, saldılar bizi.
Eve doğru koşmağa başladık. Şaşkınlıktan hiçbirimizin aklına gelmedi. Gerçekten biz ne için gitmiştik karakola? Öyle ya, bekçi bir iş için çağırmamış mıydı beni? Yoldan döndüm, geri gittim karakola. Komisere:
— Bekçi dün beni çağırmıştı da, dedim.
— Ha adın neydi? diye sordu.
Söyledim. Önündeki notlara baktı:
Ha, dedi, seni bir vergi borcunu tebliğ için çağırmışız. İmzalayın şurayı.
İmzaladım. Tebliği aldım. Komiser, oradaki polise,
— Arkadaşa dayak atmış mıydınız? Diye sordu.
— Biraz önce atmışlardı efendim, dedim.
— Ha öyle mi, dedi, iyi iyi, o zaman gidebilirsiniz

— Felaket Niyazi bey! dedi. Sen ölmüşsün.
— Yapma yahu, ne zaman?
— Sen öleli çok olmuş. Yapılan istihbaratla anlaşılmış. Şimdi ne yapacağız Niyazi bey?
öteki, kıvırcık saçlısı da yetişti geldi, ağlayacak nerdeyse :
— Yandık Niyazi beeey! Şimdi ötekiler terfi etti, kimi de emniyet âmiri oldu, ama biz, şimdi demezler mi bize, ulan ölmüş adamı sekiz aydır izlemeğe utanmıyor musunuz? Bu mu görev, bu mu görev anlayışı, bu mu polis ruhu?
öteki :
— Yandık, dedi. Terfi edelim diye Niyazi beyi izleme işini üzerimize aldık, şimdi büsbütün meslek boyu bize terfi olmadığı gibi belki de...
Kıvırcık saçlısı :
— Belki de işten atarlar, dedi. Altı çocuğum var yahu. Niyazi bey ocağına düştük, sen akıllı adamsın, buna bir çare.
Tıknazı :
— Çare Niyazi bey, çareee!
Umarı var mı bu işin?
— Arkadaşlar, dedim, şimdi tutup hatırınız için pat diye ölsem, elimde değil ki...
Ölemem. Hem ölmem de bir şey anlatmaz, çünkü ben eskiden ölmüşüm. Sonra size, peki, dokuz yıldır kimi izliyordunuz diye sormazlar mı?
— Ulan, dedi kıvırcığı, adam sekiz yıl dır ölmez de, tutar görev bize gelince dokuzuncu yılında oluverir... Ah ne yapacağız şimdi...
Evet, umarı, uman?... Buldum... O denli bir rapor hazırladım, ellerine tutuşturdum ki, iki polisin ikisi de, ikinci günü sevinçle yanıma geldiler.
— Nasıl? dedim.
İkisi birden :
— Sağolun Niyazi bey, sizi izlemeğe devam edeceğiz, dediler.
Raporumun son cümlesi şöyleydi :
«Bu kökü dışarda olan azılı komünistler, asıl öldükten sonra izlenmelidir...»

Ah bir ölseymiş, o zaman o denli ilgilenen olurmuş ki kendisiyle, bir kez başında kalabalık birikirmiş, sonra kendi için telefon kabinine girilir, telefon edilirmiş. Can kurtaran gelirmiş, hastanenin morguna kaldırılırmış, doktorlar inermiş aşağıya, kendi için bıçaklar gelirmiş, otopsiler yapılırmış, raporlar yazılırmış, polisler, savcılar gelirmiş, ilk görenlerin ifadeleri alınırmış, izin verilirmiş gömülmesine, kocaman ak kâğıtlar üzerin de. Mezar kazılırmış özel, cenaze arabası ge lirmiş özel, isteksiz de olsa imam tarafından namazı kılınırmış gömülürken. Ve gömermiş iki işçi, ha babam kürek, de babam kürek. Kefeni bile olurmuş belediye kesesin den... Eh ulan, haklı mıymış şimdi yani bağırmakta, vatandaşın ölüsüyle bunca uğraşacağınıza, dirisiyle bir parçacık uğraşsanız olmuyor mu diye? Olmazmış. O zaman düzen değişirmiş. Titre kendine dön varken, maneviyyat varken, Böyyük Türkiye varken, niyeymiş düzen değişikliği, vatandaş ölmekte hürmüş, o ölür onlar kaldırırmış...

Ve merkeze ilk haber telsizle gidiyor :
— Beyefendi ekibe gerek kalmadı, çünkü bombayı bir adam yedi...
Merkezden ilk buyruk geldi :
— Adamın yanma kimseyi yaklaştırmayın, her an patlayabilir.
Karnı aç adam patlaymcaya dek pastaları yiyor...

Efendim, dedi, geri kalmış uluslarda kadınlar daima aşağılanmıştır. Aşağılandık ları için küfür denir denmez, hemen kadınlar akla gelmektedir. Niçin küfreden biri,
«Senin babanı, dedeni şöyle şöyle yaparım demez de ananı avradını, der?» Bu nokta üzerinde durmanızı rica ederim. Kadın sövülerek de sömürülmektedir geri kalmış ül kelerde. Hatta ben bir kezinde gözlerimle gördüm, gözlerimle tanık oldum. Birisi biri ne karısının yanında sövüyordu, hem de kadının gözlerinin içine baka baka, «Senin karını şöyle şöyle yaparım» diyordu. Adam çok sinirlendi, ötekinin yakasını tuttu: «Ben de senin avradını şöyle şöyle yaparım» de di. Efendim, bir otobüs durağında tüm hal kın gözlerinin önünde oluyordu bu olay. Bu kez öteki adam, bir daha kadının gözlerinin içine bakarak, adama «Senin avradını şöyle şöyle yaparım», dedi. Kadının kocası da, «Ben de senin avradını...» diyerek adamın yakasına yapıştı. Burada noldu biliyor musunuz, kadın araya girdi, kocasına, «Sen deli misin, bana ne yapabilir o?» diye bağırdı. Ama kadının kocası, öyle bir bağırış bağırdı ki, «O sana bir şey yapamaz ama, ben onun karısını saparım» dedi. Kadının kendi namusu ortaya atıldığı halde kocasını kurtarmak için hiç kızmamış göründü. Ayrıca, ken di kocası, başka kadınla ilgi kuracağı için de hiç kıskanmadı. Ve böylece kadın, bir durak insanın önünde aşağılanmış oldu. Ama öteki kadınlar kadına, «Bravo, bir cinayeti önledin» dediler. Oysa ki oradaki kadınlar da aşağılanmışlardı, bunun farkında değildiler.
Ama salt kadınlar mı ki? Geri kalmış uluslarda bir güçlüler vardır, bir de güçsüzler. Güçlüler azdır, güçsüzler çoktur, îşte bu güçsüzler haklarım almayınca küfrederler. Örneğin, güçlü adalet önünde hak lı çıkar, güçsüz haksız çıkar. Güçsüz o zaman ne yapar, çıkar çıkmaz başlar küfretmeğe. Karakolda dayağı yer, eve gelir, başlar evde kendini dövenlere sövüp saymağa... Hı, patrondan hakkını alamaz, patronun yüzüne karşı sövse, işten derhal atılacağını bilir. Onun için akşamı bekler, eve gelince geçer pencerenin önüne, pencerenin pervazını patron yerine koyar, affedersiniz, ana avrat dümdüz gider. Hastası hastane kapılarında sürünür, yatıramaz, koyar ara banın içine, eve dönüşünde başlar baş dok torundan hademesine dek küfretmeğe. Şoför de, «Açılırsın, et abi et, diye ona yardım ettiği gibi, bir kezinde ben bu anasını avradını saptıklarımın eline düşmüştüm de» diyerek söze girişir. Getirir konuyu kendi ara basına, parçacıya söver, trafiğe söver, kendine ceza yazanlara söver, kapıyı hızlı kapa tanlara söver.
— Yani efendim, ben naçizane şunu anlıyorum, dedi; arkadaşlar, halkımızı olayların küfürbaz yaptığını söylemek istiyorlar,öyle değil mi?
— Evet, dedi on'a yakın ağız.
— Yani efendim, ben naçizane şunu anlıyorum, dedi; arkadaşlar, halkımızı olayların küfürbaz yaptığını söylemek istiyorlar, öyle değil mi?
Evet, dedi on'a yakın ağız.
Denetmen kılıklı biri :
— Efendim, dedi, peki o zaman size ben şunu sorayım. Ülkemizde hiçbir olay olma sa, acaba halkımız hiç sövmeyecek mi?
Mırıltılar oldu. Denetmen kılıklı adam,
— Söver, dedi. Bizde sövgü bazen övgü dür de. Örneğin, çok iyi oynayan bir futbol cu için taraftarı şöyle bağırıyordu : «Atar golü anasını avradım saptığım, öyle atar ki işte böyle lark diye atar.» İnsanın akıllısının bile bu şekilde övüldüğünü duydum, «Anasını avradını saptığımın adamı öyle akıllı ki arkadaş», diye. Demem şu ki, bizde sövgü biraz da övgüdür.
Olabilir, dedi biri. Ama ben şunu söylemek isterim ki, bir ülkede şayet tüm şeyler şansa kalmışsa, o ülkede rahat rahat şu küfrü duyabilirsiniz. «Ben böyle şansın anasını avradını...» Düzene akıl erdireme yen işi şansa bağlar. Şansın aslında düzen olduğunun farkında değildir. Şansa söverken bilinçsiz olarak düzene söver. Babadan şansa söven duyar, dayıdan duyar, az sonra düzenin şamarını yedi miydi, başlar kendisi de şansa sövmeğe.
Affedersiniz, dedi ince uzun biri, ben psikologum. Şunu diyorum ki, şayet ulusu muzda bu sövme karakteri olmasaydı, çok tan büyük patlamalar olurdu ülkemizde. Halkımız söverek rahatlamakta, böylece büyük patlamaların önüne geçilmekte. Bu da bilinçli olarak yapılmaktadır. Örneğin, her akşam televizyonda, radyoda söylenen siya si sözler bilinçlidir. Televizyonu izleyen, radyoyu dinleyen halk bu sözleri duyacak, on dan sonra hop oturup, hop kalkarak küfretmeğe başlayacak. ,
Denetmen kılıklı -.
—• Yani arkadaş dedi, televizyondaki, radyodaki o siyasi konuşmaları yapanlar, halk kendilerine küfür etsin diye mi oraya çıkıyor, o sözleri söylüyorlar?
—• Elbette, dedi psikolog. Büyük patlamaların önüne geçerek günlerini gün etmek için her gün bir kişi görev alarak orada bir şeyler geveliyor. Halkın zaten şurasına gelmiş, ha patladı, ha patlayacak, işte o sözler, o gözler, o kaş göz oynatmalar, subabın açılmasına neden oluyor, halk o kaşı gözü, o dili sözü görünce başlıyor küfretmeğe.

Tam bu sırada polis yetişmiş, Hamza Çavuş da donunu sıyırmıştı... İzleyicilerin bir bölümü gözlerini kapamış, bir bölümü de iri iri açmışlardı.
«Ulan işte buna, buna ne denir biliyor musunuz? Ulan bir görün de inanın, Hamza Çavüş'unuzda iş var mıymış, yoksa yok muymuş?»

Türk konukseverdir, öyle ya, var git köyün birine, var git bir yere konukluğa, şöyle bir hafta ye iç yat, her gün de ev sahibine:
«E peki bugün nereye gidiyoruz?» diye sor, cebinden de beş kuruş para harcama, bak o zaman sen gör konukseverliği, seni değnekle mi kovalarlar, yoksa itle köpekle mi?

Hele Fadır, yani ben Fadıl,çok iyi insanımsım. Niyeti biraz daha kalmakmış. Gelip de orada ne yapacakmış, burada hava ve güneş çok güzelmiş. Yalnız hava ve güneş mi, hınzır kız, ekmek elden su gölden, on dönüm bostan, yan gel yat Osman... Bundan iyisi can sağlığı. Kısmet olursa gelecek yıl anne babasını da getirecekmiş.
Kızın niyeti bozuk, bizi de Fadıl gibi İngiltere'nin eniştesi yapacak.
Kıza surat asmaya da gelmiyor. Suratı mı asınca oğlana İngilizce :
Fadır hasta! diyormuş.
Ondan sonra giriyor mutfağa, ne denli limon varsa sıkıyor, limonata yapıyor. Bir limon bu zamanda kaça hınzır kız, bildiği yok ki. Limon yoksa, çay üstüne çay kaynatıyor. Kahveyi bardakla yapıyor. Baş ağrısı na iyi gelir diye, yarım şişe kolonyayı kafama boca ediyor. Rozmeri değil, baş belası mübarek. Atsan atamazsın, satsan satamaz sın. Annesigile her mektup yazışında umutlanıyoruz, ama yazdığı mektubu bize okuyunca umutlarımız suya düşüyor. Gideceği ne ilişkin hiçbir cümle yok, «Maşallah turp gibiyim» mektup buna benzer sözlerle biti yor. Turp nesi, kız oldu pancar, yiyor pilavı, yiyor böreği, it ayağı yemiş gibi akşama dek sorumsuzca, orası senin burası benim, nasıl olsa yanında da paralı gezdiricisi hazır... Kız şiştikçe şişti, şiştikçe şişti, pantolonunun içi ne sığamadığı gün, tutturdu mu bir ağıt.

Hiç bize çatar mı öylesi, spor yapan, yiyeceğine dikkat eden? Koy önüne üç tabak pilav, yesin. Her tabaktan sonra da:
Madır, desin, bizim hanımın boynuna sarılsın.
öyle ya, fadır kaz, madır ördek, bizim oğlansa tavuk. Hani azıcık kıza horozluk yapsa, yüreğime batmayacak. Oysa ki kız belirtiyor da. Beyoğlu'ndan mı ne geçmişler, kızın orasına çimdik, burasına çimdik, kalçaya pençe, omza serçe... Kız havalara uçuyor:
Siz Türk erkekleri çok seksi, diyor.
Bizim oğlanda iş olmadığını anlayınca, iki güne bir Beyoğlu'na. Utanma da yok, açıyor orasını burasını,
Buraya çimdik, buraya bandik, diye gösteriyor.
— Lan oğlum şu kızla ilişki kur!
— O zaman hiç gitmez baba.
— Ne lan yani ben mi saldırayım?
Karım, kızlarım :
Babacığım daha neler? Dediler,

öyle bir Rozmeri almışız ki başımıza, tastamam sırmalı heybe.
Durun başka bir taktik deneyelim, hepiniz hasta olun, tam bir hafta, ne yemek ne aş, ha?
Ne bir haftası? Kız bakkaldan borç aldığımızı biliyor. Daha ilk günden, eline almış fileyi doğru bakkala, doldurmuş gelmiş :
Aman siz yatın kalkmayın!
Sen gir mutfağa, dök saç, iki yemek pişecek malzemeyle bir yemek pişir, üstelik bas içine tuzu. Yemek değil anamın turşusu olmuş. Ne yapsınlar, hemen ikinci günü bizimkiler ayağa kalktılar da tuzlu tuzlu batmaktan kurtulduk.

öyle hoplaya zıplaya dayak yerken, bende can tükendi. Kendimden geçer gibi oldum ve yere yığıldım. Üşüştüler başıma. Oramı buramı karıştırmağa başladılar, ama ben kendimde değilim
artık. Yalnız polislerin,
— Bayıldı, hâlâ sövüyor yahu, dediklerini duyuyordum.
Demek adamlar böğrüme el attıkça, bayılmış olduğum halde :
«Iııhh ananı» diyormuşum.

Bazı günler iki iş, üç iş yaptığım olur. Ayarlarım, birinci işte sağdan vurdurturum, ikinci işte soldan vurdurturum, üçüncü işte tam ortadan vurdurturum.
Gerçi son zamanlarda beni tanıyanlar oldu abicim, daha ben artlarında önlerinde biter bitmez, sanki elli iki Hilman değilmişim de cankurtaran arabası veya itfaiye arabasıymışım gibi adamlar yolun sağına çekilip bana yol veriyorlar, veya iyice gazlayıp önümden kaçıyorlar. Hatta adımla seslenen ler bile oluyor :
Ulan yedibela Nuri, bizim başımıza bela olma da git kimin başına bela olursan ol.
Murat Çetin
"İyi de ayı yüzüme bakıp bakıp elmaları kütürdetmeye başlarsa ben ne yaparım? Kuş değil ki kış diyesin, köpek değil ki oşt diyesin, adı üstünde ayı, ayıoğlu ayı, ne durdan anlar, ne çüşten anlar, tablaların tümünün dibine darı eker."

Çok iyi etmişim. Koyunlar az yemeye alıştılar. Ama anlamadığım, az yedikleri halde daha çok çiftleşmeye başladılar. Anasını sattığımın yerinde bir veteriner yok ki sorayım. Hem bana nesi canım, bana koyun gerekli.

istesem ben bu koyunların ümüğünü sıkarım...
Enayi miyim niye sıkayım, evet evet, yarından başlamak üzere otlarından bir tutam daha alırım... Kızmaz bana koyunlarım, beni çok severler, hem aldığım ne ki canım, bir tutam ot. Ölmezler ya...

Geri kalmış ülke bunalmış kalmıştı. Öyle bir ülkeyle dost ve müttefik olmuştu ki, o ülke kendini hem sömürüyor, hem de her isteğini yaptırtıyordu. Geri kalmış ülke tam anlamıyla bu gelişmiş ülkenin kucağına oturmuş, kıpırdayamıyordu. Geri kalmış ülkenin yöneticileri kamuoyunun baskısıyla birazcık bu kucaktan kıpırdamak isteseler, hop gelişmiş ülke sımsıkı kollarıyla geri kalmış ülkeyi kucağına çekiyordu.
"Uuu sevmiş onu babası, sevmiş onu babası..."
Aslında ülke yöneticilerinin umurunda değildi bu sömürülmek, ama ah şu ülkedeki kamuoyu yok mu, muhalifler yok mu, onlar gazetelerinde, dergilerinde veryansın ediyorlardı.
"Dostumuz, müttefikimiz yine bize kazık attı!.."
Canım dost olan bir dost, müttefik olan bir müttefik hiç kazık atar mı? Atmaz. Mutlaka ikili anlaşmaların birinin içinde vardır bu. İşte onu uygulamışlardır dostumuz, müttefikimiz politikacıları.
Ülkeyi yönetenler, dost ve müttefik ülkeden avantalarını tıkır tıkır aldıkları için (ve de Allah korusun söz dinlemezlerse marşlı murşlu paldır küldür olacakları bildikleri için), bu tür gazete ve dergi yazılarına çok bozuluyorlardı.
Gerçi geri kalmış ülkede demokrasi iyiden iyiye rafa kalktığında bu tür muhaliflerin çanına ot tıkılıyordu ama, ülkeye yarım demokrasi lütfedildiği zamanlar bu gazeteler, bu dergiler bildiklerinden şaşmıyorlardı.
Oysa, gelişmiş ülke herhangi bir karar tasarısı mı çıkaracak gelişmemiş ülke hakkında, bırak çıkarsın, nolacak, adam nasıl olsa dost ve müttefik. Senden büyük, baba bir devlet... E babalığını gösterecek, arada bir kızacak, bağıracak, fırçasını atacak, postasını koyacak değil mi ya? Yani insanın babası yapmıyor mu öyle?
Ambargo mu koyuyor dost ve müttefik?
Varsın koysun, hangi baba çocuğuna harçlık cezası vermez ki?
Her baba verir. Gelişmiş ülke de babalığını gösteriyor, geri kalmış ülkeye ceza veriyor. Seni seni, kim bilir hangi kabahatini gördü. "Bir daha yapacak mısın hı, bir daha üstünü kirletecek misin hı?" Çıkmaz lekelerden kork, çıkar lekeler olduktan sonra baba seni affeder, yine harçlığını cebine koyar.

"Karakol kapısından girdin miydi, yaşlı genç yoktur, herkes orada vatandaştır, herkese aynı işlem yapılır..."
Fısıltının İimUim, kulağıma fısıldadı:
"Hani o lüp lüp dayağını yediğim gün duvarda gördüm, orada yazılıydı, 'Burada tüm vatandaşlara eşit işlem yapılır...'

Gafur'a karşı hepimiz dikkatli oluyorduk. Olanağını buldu muydu, hemen bir çakmak, bir tarak aşırıyordu. Pişmiş köfteyi kaşla göz arasında ağzına atmasıyla yutması bir oluyordu. Olanağını bulursa, koynuna bir iki simit atıyor, çocuklarına götürüyordu. Karpuzları tüküre tüküre parlatırken, "İçine tükürdüğümün gominisleri, sizi gidi" diyordu.
Köftenin kömürünü üflerken, kızarmış gözlerle,
"Yıkacaklar lan bu memleketi yıkacaklar bu gominisler" diyordu.
Avantasını aldığı günlerde de,
"Allah razı olsun lan şu gominislerden, onlar olmasaydı şu parayı nerede görürdük?" diyordu.

"Öteki yaptıkları da bunun gibiyse, karın bir sergi açsın!"
"Anlamadım?"
"Anlamayacak ne var, o zaman kebap gerçek kebap olur, dolma gerçek dolma olur. Resimleri satarsınız, para kazanırsınız?"
Hamza Beyin o uyarısı olmasaydı, şimdi benim karım yemek ressamı olmayacaktı.

"Ne iş yaparsın bakalım sen?"
Eliyle karakolun içine doğru kaktırıyordu.
"Memurum."
Kitabın arkasına baktı:
"Hem memursun, hem de bu parayı verip nasıl alabiliyorsun bu kitabı?"
"Sigaram, içkim yok, geceleri de evden hiç dışarı çıkmam."
"Eh o zaman galiba bu gece konuğumuz olacaksın."
"Neden komiser bey?"
"İşin içinde kitap var ulan! Ya yasak kitapsa bu ha?"

Altına benzettiğim madalyaları alıp tanıdık bir kuyumcunun yanına gittim. Tanıdık dediysem, kuyumcu çocukluk arkadaşım, yoksa öyle geçim sıkıntısı içinde olan biz, her gün altın alıp altın satacak değiliz.

Heye lan, öyle mi ne, bu adamda bir kurum oldu ki demeyin gitsin. Eskiden bitlenmiş tavuk gibi boynu yerde giderdi, şimdi kafasını Denizli'nin horozu gibi dikip geziyor.)

"Amcama helee, marklar, .sterlinler, franklar ve dahi dolarlar, yeşil yeşil... Ahh ahhh, şu zeytinlik benim babamda olacaktı ki..."
"Yidi oğlum baban yidi, sattı sattı yidi, nah böyle şimdi de küçük çocuk pipisi gibi ortada kaldı."

En iyisi ben de fil gibi yapayım, terim de biraz soğumuş olur dedim, uyumak istedim. Amma yapsatçı öyle duvarlar yapmış ki, haydi duvarlar kalın olsa, hiç olmazsa sesleri birbirine karıştırmam, ama yandaki iki daireden gelen sesleri birbirine karıştırıyordum.
Bu yandaki kadın hırçın hırçın bağırıyordu:
"Niçin gözlerini ayırıp bakıyorsun o kadının bacaklarına ha, niçin?"
"Sana bundan sonra şeftali yok..."
Şimdi bu, "Sana bundan sonra şeftali yok" diyen kadın, kocasını başka kadının bacaklarına baktı diye kıskanan kadın mı, yoksa üzerini kirletti diye bundan sonra çocuğuna şeftali vermeyecek olan başka bir kadın mı? Çık çıkabilirsen işin içinden ve de uyu uyuyabilirsen?
"Benim bacaklarım daha güzel..."
"Çabuk çıkar donunu..."
Haydi bakalım, iki tümce daha, aynı kadından mı, yoksa biri bu duvarın ötesinden, öbürü de şu duvarın ötesinden mi geliyor?
Breh, buranın gecesi nasıl olur? Gece yarısı nasıl olur?

"Aklını başına topla Abdi, sevgini içine göm Abdi, gücünü fırçana ver, duvarlarda harikalar yarat Abdi, sen bu kızı unut Abdi!.."
Abdi o kızı unutur, bu kez başka bir kıza tutulur. Koşar gelir yine yanıma. Bir huyu var bu oğlanın, bir kıza tutulmaya görsün, hemen elindeki işi bırakır, koşa koşa bana gelir, sanki müjde verecekmiş
gibi.
Murat Çetin
Zıkkımın Kökü - Muzaffer İzgü

Ve ağaç ağaç ağaç... Ağaçların ardında, geceleri bizi korkutan, titreten koskocaman kükreyen bir aslan... İlk günler çok fısıldadık anama,
- Anaa, biz korkuyoruz, babama söyle kovalasın şu aslanı şuradan, diye.
Anacığım, gel git sonunda inandırdı bizi onun kedi olduğuna. Öyle bir kediydi ki bu, tarzandan bile büyük bir kedi.
- Olur mu, dedim ben abime.
- Olur, dedi. Niye olmasın, babamla Kanlızade Osman Emmiye baksana, babam onun yanında kedi gibi kalmıyor mu?

Babam,
- Soğuk almış soğuk, diyordu.
Anacığımsa kurşun döktü, belki nazar değmiştir diye. Bilmem, neremize nazar değecekti bizim? Bir kez, pek öyle akıllı çocuklar değildik, sonra yoksulun kuru ekmek tombulluğu da yoktu üzerimizde, yüzümüzde kanın zerresini bulmak için tam araç gereçli laboratuvarlar ister; iş böyle olunca neyimize nazar değecekti ki? Eh, ana bu, kuzguna yavrusu zümrütüanka görünürmüş... Kim bilir, biz de anamızın gözünde ne eşi bulunmaz, ne nazar değecek çocuklardık... Bin maşallah!..

Kurşun dökmenin bir yararı olmayınca, tüm duaları okuyup okuyup üzerime üfledi anacığım. İki gün de bu duaların etkisini bekledik durduk... Umut, ne iyi şeydi. Doktor parası, ilaç parası vermeden bir çocuğun iyileşmesi, yoksul evi için umutların en iyisiydi.

Yılda bir kez ev sahibimizin evine giderdik. Adana'da ev kiraları muharremden muharreme toptan ödenir. Muharrem ayı da nedense hiç değişmez, hep eylüle denk gelir ve narların olgunlaştığı mevsimdir. Anam, bahçemizdeki çatlamayan narlardan kocaman bir sepet hazırlardı. Sonra, abimle benim elimizi yüzümüzü bir güzel yıkar, boyama pantolonlarımızı giydirir, bayramlık ayakkabılarımızı (varsa tabii) ayaklarımıza geçirir, ev sahibimizin yolunu tutardık. Narlar, ev sahibimize rüşvet, biz iki kardeş de acıma duygularını devinime
geçirecek birer uyarıcı... Babam yolda uyarırdı:
- Ulan, boynunuzu iyice bükün ha, diye... Nah şöyle bükeceksiniz!
Biz artık, ev sahibimizin oraya dek iyice alışkanlık kazanalım diye, sokakta bile boynumuzu kırar yürürdük.
- Namussuz karı, ulan ne var sanki bizi evden çıkaracak be! Kaltak, yetmedi mi o konaklar sana? Baksana şu iki sabiye. N'ederim ben bu iki sabiynen sokaklarda? İnsan bunlara acır be!
Bilmiyorum, kaç liraydı bu bizim oturduğumuz toprak parçasının yıllık kirası! Toprak parçası diyorum, çünkü üzerindeki çerden çöpten odayı yüksek mühendis babam kondurmuştu.

Kırık boyunla, kıvrım kıvrım merdivenleri çıkar, geniş bir odanın orta yerindeki koltuğa kurulmuş şişman bir kadının elini öperdik. Nedense bu el her zaman keçi gibi kokmuştur bana. Ama, işin ucunda ölüm kalım olduktan sonra, evelallah öpmek değil ya, yala deseler yalardım bu kalın damarlı keçi keçi kokan eli...

Baloncuyu da, çok balonu olduğu için dünyanın en mutlu insanı sanırdım.

O kış okula gerçek ayakkabıyla gittim. Uzun konçlu, kırmızı bir lastik çizme. İçi de apak... İki gece koynumda yatırdıktan sonradır ki, ancak giymeye kıyabildim ve giydiğim gün, çocuk dünyamda yağmur duasına çıktım:
- Allahım bi yağmur!..
Yağmurda sulara girecek, su almayan ayakkabımla geçen yılların acısını çıkaracaktım. Ne yazık ki tam iki ay duamı kabul etmedi Allah!.. Duamın kabul olduğu zaman da, çoktan delinmişti bizim kırmızı çizmelerin altı.

Çulaki pantolonum üç ay dayanmadı. Ona da bir buluş anam uydurdu, nasıl olsa babamdan epeyce kurs görmüşlüğü var.

Başım, anamın göğsünde uyumuşum... Sabahleyin babam epeyce sövdü saydı, kalemi yitene, okula, şuna buna... Eh, yoksulun sövmekten gayri ne gelir ki elinden...
Derse girer girmez Aysel yanıma geldi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi gülerek,
- Kalemimi evde unutmuşum, dedi. Güldüm... Çocukça güldüm... Suç üzerimden kalktığı için güldüm…

Herhalde bu abla haşlayıp kızartmamıştır, çünkü çok kibar. Ekmek bile kesemez. Öyleyse bu öküz haşlayıp kızartmıştır. Eline sağlık öküz!!!

Yürümeye, hastanenin etrafında dolaşmaya başladık. Sefa,
- Lan keserler bizi, dedi.
- Kolay mı?
- Kolay ya! Burda hep kesip biçiyorlar zaten.

Yürümeye başladık... Yanımıza bir beyaz gömlekli yaklaşırken iri iri terler döktük. Ama adam bize bir şey demeden geçip gidince, iki kardeş birbirimize bakarak güldük. Abim,
- Bu adam hımbıl da ondan bir şey demedi, dedi.
- Ne hımbılı lan, gözleri çakmak gibiydi.
- Birine kızmış zahir, bizi görmedi.
- O kızgınlıkla bizi bi görseydi, bestilimizi çıkarırdı.
- Gel lan abi, şu kapıcıyı apıştıralım, dedim.
- Nasıl?
- Koşarak önünden geçelim, sonra karşısına geçip zort çekelim.
- Lan tutar döver!
- İyi madem, öyleyse zort çekmeyip öyle geçelim.
- Ama önden ben koşacam!
- İyi, sen koş!

Koşarak gittik evimize. Anahtarı taşın altından alıp odamızı açtık. Ne zordur anasız eve girmesi?

İnsan ağır yükün altına girdi miydi, ağır ağır gideceğine daha hızlı gidiyor. Belki de bu işkence bir an önce bitsin diye...

Gün akşama dek dolaştık durduk; sabahleyin satıcının avcuna saydığımız darı parasını yine de çıkaramadık.
Gece babama bir şey söylemedik. Anlatsak, yoksulun iç boşalması, isyanı belli, şişkoya da, abimi yakalayıp götürene de, belediyeye de, başkanına da ver edecek küfürü.

Çünkü yarın perşembe, anamız hastaneden çıkacak. Çok bekledik o günü anamızı. Ancak ondan bir hafta sonra geldi anamız. Zaten zayıftı, geldiğinde bir deri bir kemik kalmıştı. Ama olsun, tek anamız olsun, değil bir deri bir kemikten, yalnız kemikten olsun...

Bir gece büyük bir gürültüyle uyandık. Babam,
- Vah vah, birinin evi yıkıldı ya, kimin evi, dedi. Ulan yağmur yeter be!
Babamın ardından da hemen anamın çığlığı duyuldu:
- Bre herif kalk, yıkılan ev bizimkisi... Babam o denli iyimser ki,
- Yok yahu, nasıl olur, diyor.
- Vallaha
Fırladık yataklarımızdan. Bizim duvarlardan birinin yarısı yoktu. Günlerdir duvarı döven yağmur, çamurlarını akıtmış, yarısını açıkta bırakmıştı. Babam şaşkınlıkla,
- Avrat, sokak görünüyor vallaha, dedi.
Ya evimiz başımıza çökerse, diyordum. Evin çökmesi önemli değil, ayrıca üzerinde bizi ezecek bir şey de yok, ama bir çökerse yandık belle bu kış günü. Hem de bu hiç dinmeyen şırıl şırıl yağmurun altında!..

Bizi o gece yarısı yataklarımızdan fırlatan anamın çığlığı oldu:
- Kalkın çocuklar, su bastı!
Deli gibi fırladık yataklarımızdan. Fırlar fırlamaz ayaklarımızın suya gömülmesi bir oldu. Su, odamızın içinde dönüp duruyordu. Babam bağırıyordu:
- Eşyaları dutun!
Bir gece önceki yıkılıp yapılan duvar yine yıkılmış, oradan su bütün gücüyle içeriye giriyordu. Eh artık, tatlı canımızı mı kurtaralım, yoksa tatlı canımızdan daha tatlı eşyalarımızı mı kurtaralım, bilemedik... Yakaladığımız eşyayı kerevetin üzerine atıyorduk. Hava da bir soğuk bir soğuk, ıslak pijamalarımızın içinde donacağız sanki...
Türkocağı Mahallesinde pek çığlık yok, bizim evden başka... Çünkü, tüm diğer evler ikişer katlı ve taş... Daha millet iki gün öncesinden önlemini almış, altevlerindeki erzaklarını, şunlarını, bunlarını yukarı odalara taşımışlar. Bizim evden başka çerden çöpten ev yok ki mahallede...

Sabahleyin evimiz, onuruna yakışır bir şekilde sessiz sedasız çöktü gitti... İçinde de, kerevetimiz, iki kırık sandalyemiz ve çok modern sobamızla birlikte... Kömürlerimizin de, hepsi akmış gitmişti... Babamın gözbebekleri uzadı sanki bu manzaraya bakarken... ilk kez tümümüz ağladık, birbirimizin ellerini tuta tuta...

Öğleye doğru su azalınca, babam bir tek atlı araba tuttu geldi, eşyalarımızın geriye kalanını bu arabaya yükleyerek ablamızın evine taşıdık. Eniştemizin bir buçuk oda olan evinin buçuğuna, villamız yeniden yapılıncaya dek yerleştik. Çoğu günler de uzaktan tanıdık Dudu Teyzenin bir göz evinde kaldık... O iyimser babamın hali hiç gözlerimin önünden gitmez, dokunsan ağlayacaktı zavallı... Bilmem, belki de biz görmediğimiz zamanlar yine için için ağlıyordu...

Babam ,durup durup,

- Vallaha avrat, o yağmurda yaşta, o evimiz yıkıldığında iyi ki hasta olmadık, diyordu, seviniyordu.
Bazen duruyor,
- Nasıl da gitti o güzelim çiçekli yastık, diyordu.
Sonra benim saçımı okşuyor,
- Ühüü, kim bilir şimdi hangi denizde yüzüyordur o yastık, diyordu.

Sıcak yorgan altından atılma korkusuyla tekme oyununu hemen durdurmuştuk.
Ah durur muyduk ki...
Bu kez ayak parmaklarımızla birbirimizin ayağının altını kaşır, kıkır kıkır gülerdik. Babam bağırırdı:
- Niye gülüyorsunuz ulan?
- Birbirimizi gıdıklıyoruz baba.
- Eliniz nasıl yetişiyor?
- Ayağımızla gıdıklıyoruz baba.
- Madem öyle beni de gıdıklayın, ben de güleyim.
İki kardeş, babamızı gıdıklar, o gülerken, sanki biz gıdıklanıyormuşuz gibi kahkahalar atar, yorulunca başımıza yorganı çeker, bir arada yatmanın mutluluğuyla hemen uyurduk...

Arasıra konu komşu bizim sırtımızdan çok büyük sevaplar kazanırlardı. Bakarız akşamüstü Fethiye Teyze bir tabak yüzük çorbası göndermiş, ya da İsmail Efendi hizmetçisiyle bir tabak kaysı... Hep şaşardım, niye bunlar gönderecekleri şeyleri taze taze değil de bayatlayıp öyle gönderirler diye... Sanırım çabucak yiyemeyip, tadını çıkara çıkara yiyelim diye. Öyle yersek, duamız da çok olurdu...

Yalnız pilavı şöyle piştikten sonra azıcık dinlendirse, pirinçler dana gözü gibi dene dene olur... Bilmiyor ki... Hayriye Hanımın da kabağına diyecek yok... Bayılıyom o avradın kabağını yerken.
Anam yanıt vermeyince, babam sorardı: Söylesene avrat, nasıl Hayriye Hanımın kabağı?
- İyi iyi...
- Kabak ki kabak!.. Söylesen ya Şadiye Hanıma, bir daha pilavı benim dediğim gibi yapsın.
Anam basını sallardı:
- İçine kuş üzümü de koysun mu?
- Dalga mı geçiyon be!
- Neyine gerek bre herif, adam bilip göndermişler, yersin keyfine bakarsın. Arkasından da duanı edersin, olur biter.

- Komşu geldi, ana, dedim.
- Yeni gelin, dedi.
Aldı beni bir merak, gelini göreceğim diye. Durmadan gözlerim evin penceresinde. Bir adam gelip gidiyor, ama olası değil, bu adam yeni gelinin kocası olamaz. Çünkü, adam hayli yaşlı, benim babamdan daha yaşlı.
Bir gün anama,
- Bu mu yeni gelinin kocası, diye sordum.
- He, dedi.
Şaştım kaldım. Adamı gördükten sonra gelin de gözümde eski gelin oldu çıktı. Kim bilir, gelin de yaşlıdır, belki anam denli vardır diye düşünmeye başladım. Ama hiç de düşündüğüm gibi çıkmadı. Bir öğleüzeri gördüm yeni gelini.

Bedri Emminin rakıcıbaşısı bendim. Gece dokuzlarda bile pijamayla seslenirdi...
- Muzooo lan, Muzooo lan! Fırlardım yataktan...
- Muzo lan, bi ufak al da gel!
Biliyordum ki paranın üstü benimdir. Bunu, anam da, babam da bildikleri için seslenmezlerdi. Daha sonraları bu rakı fasıllarından sonra, Müjgan Ablanın çığlıklarını duymaya başladım. Bağırırdı Müjgan Abla,
- Vurma, vurma, diye. Titrerdim yatağımda...
- Ah, derdim, bir büyük olsam, bir güçlü olsam, koşsam gitsem kapıya, vursam kırsam, bir yumruk çeksem adamın suratına, kaçırıp götürsem Müjgan Ablayı Bursa'sına... Sonra, anama,
- Ana be, öldürüyor Müjgan Ablayı, derdim.
Anam,
- Hüs ulan, avradı değil mi döver, derdi. Hem döver, hem sever.
Bir tür sevgiyi çözmeye çalışıyordum o zamanlar minicik beynimde. Ama bir türlü çözüm yolu bulamazdım.

Filmin heyecanıyla cebinden düşürdüğü on kuruşun ayırtına varmayanlar, sağ olsunlar, sıcağın kavuruculuğunu, terin tuzunu unuttururlardı bize.
- Seyit, kaç kuruş buldun lan?
- İşler kesat, beş kuruş yok!
- Ben on kuruş buldum vallaha!
- Anan seni kadir gecesi doğurmuş oğlum.
Eh, ne de kadir gecesinde doğmuştuk ya. Şayet tüm kadir gecesi doğan çok şanslı kişiler böyle güneşin altında pişiyorlarsa, vay gele onların şanslarının başına!

Filmin, en acıklı, en firaklı yerinde kütür kütür kabuklu hıyar yiyen duygusuz insanlar olduğu gibi elindeki dolmasını bize uzatan çok duygulu insanlar da vardı.
Ne tatlı gelirdi o dolmalar bana!.. Filmdeki baş kadın oyuncu veremin son devresinde kan kusup duruyor, ben gözlerimden şapır şapır yaş getiren zehir gibi acı biber dolmasını yiyorum.
- Vah vah, derdi kadınlar, gazozcu bile ağlıyor.
Sanki gazozcular ağlamazmış gibi...

Kazandığım parayla kendime bir giysi yaptırdım, bir de vişnerengi ayakkabı aldım.
- Eh, diyordum, bu Cumhuriyet Bayramında bayrağı sanırım bana tuttururlar! Tutturmasalar bile giysim uygun değil, diye bayram dışı etmezler...
Meraklıydık daha o yaştan vatan millet bayrağa!..

Kış... Çileli kışlar... Bitmeyen kışlar... Babam, bilmem patronun ortanca kardeşiyle mi atışmış, bilmem ufak kardeşiyle mi, işine tek yanlı son verilmişti kışa girerken... Hemşehrileri bile düzeltememişlerdi bu kötü durumu.
Dahası, hemen o gün bu çok zor mesleğe başka birini alıvermişlerdi.

- Ulan, diyordu babam, siz olmasaydınız var ya, o Tahir denen herifi temizlerdim namussuzum. Bir dikildiniz karşıma, git ulan şeytan dedim...
Babamın hapishane sigortaları biziz... Ya bizim sigortamız kimdi? Yaşam sigortamız... Aş isterdik, ekmek isterdik, kitap isterdik, defter isterdik…
Anamsa iyimserdi bu kez,
- Allah bi kapıyı kaparsa, bi kapıyı açar herif, diyordu.
Ama nedense Allah baba, bir türlü bu kapadığı kapının yerine bir yeni kapı açmıyordu. Aradan günler geçiyor, biz bittikçe bitiyorduk. Her akşam eve geldiğimde, babam aynı şeyi söylüyordu:
- Yok yok, dediler, adama ihtiyacımız yok dediler!
- Baban işe giriyor oğlum!
- Gerçek mi, ne işi?
- Garson oluyor baban.
Gerçi babamın garson giysisi olsa, hemen o gün bile işe başlayabilirmiş ama, ah o giysi. Kara pantolon, beyaz ceket... Kara kara düşünüyordu zavallılar. Eski gri pantolu karaya mı boyasak, ceketi kaput bezinden mi yapsak?
Sonunda, bir garson arkadaşı eski beyaz ceketini verdi. Anam, bu ceketi bir güzel yıkadı; komşudan aldığımız ütüyle bir güzel ütüledi. Pantolona gelince, onu da bitpazarından borca ayarladık. Bitpazarcı:
- Vallaha ne deyim arkadaş, çok dikkatli giyersen, bi iki hafta dayanır, vereceğin paranın yanında bu pantol beleş sayılır, dedi.
Babam, yemin üstüne yemin etti, satıcının parasını iki gün içinde getirip vereceğine. Sonra, pantolon paketini elinde sanki değerli bir kristal taşırmış gibi tutup eve getirdi. Anama,
- Aman avrat, güzel dut, nerdeyse dağılacak ha, diyordu.
Anam artık onu temizleyebilmek için tüm kadınlık hünerini gösterdi. Öyle ya, pantolonun insanın elinde kalması işten değildi...Bir pazar sabahı babamı garson giysisiyle ve resmi bir törenle tüm ailecek uğurladık kapıdan.
- Lan be, diyordu abim, ne yakıştı lan babama.
Anam bağırdı :
- Hösün ulan, nazar deyireceksiniz! Babamsa sanırsınız sanki çok büyük adam... Anam anımsattı:
- Aman ha herif, eyilip kalkma!
Babam, ne eğildi, ne de kalktı, çok şükür bir hafta sonra kazasız belasız o narin pantolonu üzerinden atarak, yeni bir kara pantolona kavuştu. Eski pantolon da atılmadı, bana yelek yapıldı, hem de dört düğmeli, dördü de başka düğmeli...
- Isıtır oğlum ısıtır, yün yündür...

Bizim mutluluğumuz çok basitti. Tencerede yemeğimiz olsun, çıkında ekmeğimiz, lambada gazımız, ocakta çaydanlığımız, yeter de artardı bile...

Bazı günler olur bir çay bardağı bir saat aranır esnafların arasında. Böylece bizim çalışma 13-14 saati geçer. Ama o yorgunluk üstüne bir de buldun mu meret dibi eğri bardağı, tüm yorgunluğun çıkar, sevinirsin ki, ne sevinme... Yoksulun eşeğini yitirip, sonra buluşu gibi...

Ardımızda, sevinçlerimizle, acı çığlıklarımızla çınlamış kapkaranlık bir bahçe, bir de
kilitli kapı bırakarak... Kim bilir, belki de bizden sonra birileri gelecekti buraya, kazmalar kürekler işleyecek, bu bizim her köşesinde bir anımız bulunan avlumuza kocaman bir apartman dikeceklerdi. Ve ben, yıllar sonra oradan geçecek, o elektrik direğinin altında dinelecek, bu apartmanı gözlerim dolarak izleyecektim. Adına da Saadet Apartmanı diyeceklerdi.
Yok canım, bizler gibi hiç kimse mutlu olamamıştır orada, isterse adına Çifte Saadet Apartmanı desinler...

Bir haziran olmadı. İki haziran günü babam, ben, anam arsanın olduğu yere gittik. İçimde bir eziklik, bir burukluk... Ama babamın gözleri ışıldıyor. Galiba bu ışıltı son soluğunu vereceği yeri bilmenin bulmanın ışıltısı olsa gerek... Öyle ya, bizler hep öyle düşünürdük, söylerdik.
Tanrım, rahat döşeklerde göz yummamızı nasip eyle.
İnsanın kendi evi olursa, elbette o evde de üzerinde şöyle rahatça insanın gözlerini kapayabileceği bir döşeği olurdu.

- Korkmadın ya?
- Yok, niye korkayım.
- Ulan erkek oldular vallaha be!
- Sen nasıl oldun baba?
- Ben doğuştan erkeğim oğlum.
- Öyle demedim, yani hastalığın nasıl oldu dedim?
- Hele bi de çamurunu sıvayım, siz o zaman görün, konak olur konak, diyordu. Ve müjdeyi veriyordu:
- Artan tahtalarla şuraya bir de hamamlık yapacağım.

Oh be ne ala... Bir de kapı koyacaktı hamamlığa, meşinden menteşeli, çividen mandallı. Odadan açıp girecektin bu hamamlığa. Leğene elveda... Elveda leğen... Bak görüyorsun. yavaş yavaş biz de uygar ülkeler düzeyine ulaşıyoruz...

Bu arada konu komşuyu da incelemekten geri durmuyordu. Zaten mahallenin bir yarısı gezgin satıcı, bir yarısı da toprak işçisiydi. Her sabah, gezgin arabasına, fasulyeyi, patlıcanı, domatesi dolduran çıkıyordu satışa. Bir gün babam:
- Ben de yaparım, dedi.
- Neyi?
- Herkesin yaptığını.
Ve hemen ertesi gün karar verdi. Öyle ya, birkaç gün daha aylak aylak dolaşırsak, aç kalacağımız belliydi.
Varımız yoğumuzla bir bisiklet tekerleği satın aldık. Ama, ne pazarlıklar ede ede, ne çekişe çekişe... Sonra, o midemize bir lokma sıcak ekmek götürecek tekerleği büyük bir saltanatla getirdik eve. Yolda hep tekerleği bulan ilk insanları düşünüyordum. Sanırım bizim gibi sevinmemişlerdir tekerleği bulduklarında, elimizde o bisiklet tekerleği, babamla evin yolunu tutmuş giderken.

- Lan gaveci, çıkar lan bakalım rakıyı, vardır sende, dedi.
Rakı çıktı ortaya, başladı muhtar, üyeler içmeye. Ah ah, bana ne içsinler, bana ne ister on yirmi kez aynı filmi izlesinler, makinenin kolunu kıvırmakla benim kolum yorulmaz, ama meze niyetine yumurtalarımı yemesinler.
Yediler, kahveci haşlıyor, onlar hap gibi atıyorlardı ağızlarına.
- Yahu emmi yumurtalarımı yemeyin...
- Kes lan, köyün ehlakını namısını bozarken eyi mi, it herif... Abov avrattaki bele bak...

Yıllar sonra bir park kanepesinde bir yontu gibi oturan o yalnız adamın dediklerini hiç
unutmadım, Ula, avrat yokdir, akil yokdir, para yokdir, ben düşünmeyeyim de kim düşünsün. İşte Raziye'nin babası da öyle olmuştu. Akşamları eve gelince, kapının önünde bir iki kez sesli sesli sümkürür, sonra girerdi odasına, bir daha hiç çıkmazdı. Bilmem, belki de uyku kurtuluş oluyordu acılardan...

Sağımızda bir aile otururdu. İfakat'tı kadının adı. Kocası gezgin satıcıydı. Adam akşamları eve gelince, arabayı bir köşeye çeker, ondan sonra da başlardı günlük görevine. Bu görev, karısına dayak atmaktı. Öyle, odanın içinde dövmezdi karısını, sokakta, avluda, nerde yakalarsa orda. Çocuklar için bir eğlenceydi bu. Daha adam karşıdan gözükür gözükmez, çocuklar kapının önüne birikirlerdi. Adam arabayı duvarın dibine koyar, ondan sonra girişirdi karısına, Zavallı İfakat Abla da, iyiden iyiye akortlanmıştı, sessiz sessiz dayağını yer, kocasının arzusunu yerine getirdikten sonra, arabanın üzerindeki meyveleri içeriye taşımaya başlardı. Anam,
- Avradın çocuğu olmuyor da, herif ondan dövüyor, derdi.
Eh işte, çocukları olanlar bir başka türlü, olmayanlar bir başka türlü. Yine anam,
- Bu avrada da dayak amma yarıyor ha, derdi.
Gerçekten de öyleydi. Bol şalvarının altında bile diri kalçaları, yürürken tir tir titrerdi. Belki de istese şöyle bir el itişiyle yere devirebilirdi kocasını, ama ah şu saygı denen şey...
Kocaya saygı, hiçbir zaman bu kadının elini kullanmasına izin vermezdi, O el ki, kocaya kalkan el, öteki dünyada firil firil yanan bir odun olacaktı.
Sert odundan yapılmış adamlara, öteki dünyada bir şey yok muydu acaba?

Mahalleli geçim derdine düştüğü için, bizim ayırdımıza varmıyordu. Zaten duyardık:
- Aşlamacı Bekir'in kızı leblebicinin oğlu Durmuş'a kaçmış da, sabaha kadar ne kızın babasının, ne kızın anasının haberleri olmamış. Ama sabahleyin bir de kalkmış bakmışlar ki kız ortada yok... Heye lan, böyle işde...
Gerçi işin çekirdeğine insen, bu bir boğaz konusu... Evet, bir tek boğaz konusu. Aşlamacının sırtından bir koca boğazın kalkması, Aşlamacı için az buz mutluluk değildir. Üstelik haspanın boğazından başka, bir de renkli renkli kadın donlarının, kadın kombinezonlarının satıldığı gezgin araba geçerken,
- Anaa, gız ana, bana da dese, ki hakkıdır demek, o zaman bu kız çocuğunun masrafı nereye varırdı ki? Para mı dayanır, güç mü dayanırdı? Hele kız biraz güzelse, işe de gönderemezdin elin kıranından, itinden, uğursuzundan.
İşin yoksa, yedir dur, içir dur... Ya öyle ya, el gibi bir don kaça ki efendiler? El büyüklüğünde bir kombinezon kaça ki efendiler?

Onun için burada analar babalar aldırış etmezlerdi kızlarının kaçmasına. Hele oğlan tarafının durumu, kendi durumlarından bir topluiğne başı daha iyiyse, o zaman kız kaçmalarına analar babalar da canı gönülden yardım ederlerdi. Belki de kızın kaçtığının sabahı, aile reisinin mutlu sesi evin ufak oğluna şöyle seslenirdi:
- Lan Hıdır, bugün ekmeği yedi değil, altı tane al, e mi itoğlusu?
Ve kızın kaçıp gitmesiyle, aile bir ekmeklik mutluluğa daha kavuşurdu. Ardından baba sokağa çıkar, töre yerini bulsun diye, kızına da, kaçırana da ana avrat dümdüz giderdi...

İşte hep bu yüzden Raziye'nin babasının göz yumuşlarına hiç şaşmıyordum. Belki de adam, bizi kendi kızıyla, kendi odalarında sevişirken yakalasa, başını alıp giderdi, görmemiş gibi... Mırıldanırdı da:
- Çok şükür kızı bi yere yamadık! Raziye'ye kalsa,
- Hemen gelip oturayım evinize, diyordu. Ama ben;
- Okuyacam, diyordum. O,
- Oku, diyordu, ne var, ben senin ders çalışmana karışmam ki. Hem anana yardım ederim, hem de dersten kafan yorulunca sana yardım ederim.
Ben yine,
- Olmaz, deyince, bu kez kızar,
- Sen beni sevmiyon ki, derdi.
Bir ay geçti aradan. Biz her gün bunun tartışmasını yaptık. Dahası bir gece anamla babam öteki dünyaya biraz daha fazla sevapla yola çıkmak için komşunun mevlidine gittiklerinde, kalkıp geldi, yatağıma girdi.
- Çıkmayacam da çıkmayacam, dedi. Baban anan gelince, onlara ben artık oğlunuzun karısı oldum diyecem,dedi.
- Ama olmadın ki...
- Olsun, ne bilecekler?
- Olmaz Raziye ben okuyacam.
- İyi lan, oku işde... Bizim ne kötülüğümüz dokunuyor sana? Soyunmuş yatıyoruz, kabahat mı?
- Kabahat ya. Babam bizi böyle bir yakalarsa, Allahıma dinime almaz seni çok akıllı oğluna.
- Oğlunda akıl olsa, hı der şimdi.
- Hadi giyin Raziye!
- Len ne güzel uyurduk be sabaha kadar, birbirimize sarılır böyle...
O gece onu zorla odalarına gönderdim, biraz da gözünü korkutarak:
- Bak Raziye, dedim, şimdi kalkıp gitmez sen, bi daha hiç bakmam yüzüne...
Ağlayarak gitmişti.
İşte ondan üç gün sonra da çekip köye gittiler. Pazartesi gecesi buluşamadık. Asmanın altında ancak iki çift söz edebildik. Bana,
- Hep seni düşünecem vallaha, dedi.
- Ben de seni, dedim.
- İki ay kuş gibi geçer, dedi.
- He, dedim.
- Ama deler de geçer, o başka, dedi.

- Raziye'nin ardından gitmiyor musun?
- Sen deli misin ana? İş bulamadık, ara ara yok. Hiç olmazsa şöyle bi ay kadar pamuk toplarsam, kitap defter, giysi miysi...

Babam hiçbir şey dememiş. Hatta anama övünerek,
- Ben onlara rezilliğe öylesine alıştırdım ki. hiçbir şey olmaz, bırak gitsin, biraz daha rezillik idmanı yapmış olur, fena mı, demiş…

Uyuyamadım. Döndüm durdum sabaha dek. Sola dönsem arkamı yiyor sinekler, sağa dönsem önümü yiyor sinekler. Ondan sonra kaşın Allah kaşın. Ulan burası pamuk tarlası değil, sinek tarlası be!

Biraz sonra o korkup kaçan çocuklar yanıma geldiler. Çocukların en büyüğü yedi yaşındaydı. Çünkü, sekiz yaşına basmış bir çocuğun yeri pamuk tarlasıydı.

- Dayımın eymesi ora. dedim.
- Lan oğlum, dedi, it olun, uğursuz olun, bana emanet edip gettiler, ya öyle biriysen?
- Hiç öyle surat var mı bende nene?
- Bilinmez ki oğlum, dedi. İte bakıyon efendi suratı dakınmış, efendiye bakıyon altında it suratı. O sarı gızın babası mı dayın olur?
- He, özbe öz hem de...
- Dayının çekeceği var.
Ödüm koptu Raziye hakkında kötü şeyler söyleyecek diye...
- Niye?
- O gız eyi gız olmaz oğlum. Hep türkü çığırıyor. Gız gısmı, çok türkü çığırırsa ondun hayır gelmez.

Bunları düşündükten sonra, biraz daha babamın malıymış gibi kuruldum mindere, hatta uzandım bile. Sonra, birden usuma geldi. Pekiyi, ben nerede öpebilirim Raziye'yi?
Başımı haymadan çıkardım. yer aradım. Baktım baktım, yok, uygun bir yer yok. Yine içimi bir sıkıntıdır kapladı.

Raziye'nin. hişt, sesiyle uyandığımda iyice uykumu almıştım.
- İyi uyudun mu?
- Hem de nasıl? Gel hele bi sarılayım sana!
- Dur, babam geliyor!
- Baban gelene kadar!
- Geldi bile lan!
Cumali Emmi, eğmeden içeriye girer girmez, hemen ayağa kalktım.
- Yattın mı, dedi, başka hiçbir şey demedi. Hemen uzandı. Biz Raziye'yle dışarıya çıktık:

Yorganın yarısını değil, tamamını yere serdim. Raziye önce eymeye girdi. Yatağına uzandı. Çulun altından ilk kez eli çıktı, sonra başı. Ben de iyice kaydım çuldan yana. Bir tehlike anında çulu indirip sırt sırta döndük mü tamam, eymenin içinde ar namus tertemiz, ben eymenin dışında ar namus tertermiz.

Çok garip adamdı bu Cumali Emmi. Gören, sanki kafasından çok zor bir geometri problemini çözmeye çalışıyormuş sanırdı. Tam bir düşünen adam yüzü vardı Cumali Emmide. Yalnız, borcunu düşünen, karısının kaçtığını düşünen adam yüzü değil, ilimi düşünen bir adamın yüzü. Ama, ne yazık ki, böyle bir düşünen yüze sahip olduğu halde yedi kere yedinin kırk dokuz ettiğini bilmezdi.

Yaz gelince, yine iş aramaya başladım. Şayet yazdan kışlığımızı ayarlamazsak perişan olmak işten değil. Babamın kazandığı yalnız boğaza. Abimin terzilikten aldığı üç beş kuruş yalnız kendi harçlığına. Bu bakımdan şayet okuyup adam olmak istiyorsam, belki de bu yaz tatillerini yoksul çocukları okumak için çalışma olanağı bulsunlar diye koymuşlardır, kim bilir çalışmalıyım.

- Alsaydın beni, ona yar etmeseydin... Hemen aklıma o oğlanla seviştikleri geldi, titredim...
- Seviştiniz mi o ayıynan, diye sordum. Yanıt vermedi. Tekrar sordum:
- He, dedi. N'apacan, herif seni fino köpeği diye almadı ya, elbette dadına bakacak.
- Ayı, diye mırıldandım.
- Ayı ki, ne ayı... Hem ne sorarsın böyle şeyleri Allah'ını seversen?

- De lan söyle! Soğansız yemek olmaz, yalansız yiğit olmaz demişler.
- Sevgilimnen buluştum.
- Bak sen!.. Nasıl?
- Ne nası!?
- Şey lan, şey yani zengin gızı mı diyecektim?
- Hiç zengin kızı olur mu? Benim gibi, tiri tak tak şahi merdan.
- Evlenecek misiniz?
- O evli ki...
- Ne?
- O evli.
- Ne biçim iş lan bu?
- Biz önceden sevişiyorduk senin anlayacağın Fazlı Usta, sona o evlendi, şimdi kocasından memnun değil.
- Şindi sana geldi, ye Memet ye, he?
- Ne Memedi?
- Lan anlıyon ya, gırgır geçiyon. E işde, yedirecek sana.
- Neyi?
- Ayvayı... Kendini teslim edecek lan.
- Ama ben öyle bişey istemiyorum ki...
- Niye?
- Evli, olmaz...
- Oha gaz!
- Kim?
- Sen... Hem de gazların şahı. Sen yemezsen yarın başga biri çıkar yer oğlum, elde gıran çook.

- Gocasına yakalanma da, bak dalgana, dedi. Herif böyle bişeye layık olmasa, gız gelip de sana yalvar yakar olmaz. Şunu bil ki, hangi avrat yoldan çıkmışsa, adamı layıktır bu işe. Çok kez avradı orusbu yapan heriftir.

Bir de üzerine yeni ceketimi aldım. Hiç yapmadığım şey, aynada da saçımı taradım. Lambayı üfleyip çıktım dışarı. Deli bir yağmur yağıyordu. Kim bilir şu anda, şu sabaha bir saat kalmış zamanda uykusunun tadını çıkaranlar için ne hoştu bu yağmur?

- Nerde kaldın lan, dedi.
O zaman anımsadım, küpeyi vermeyi unuttuğumu.
- Eyvah usta, dedim, küpeyi vermeyi unuttum.
- Eyi halt ettin. Unudur mu lan insan hiç be!
- Sen olsan unutmaz mısın usta, beni evine çağırdı.
- Essah?
- Vallaha.
- Ne zaman?
- Yarın.
- Gedecen değil mi?
- He!
- Yaşşa, akıllanıyon.

On yedide evden çıkarken üç saatin nasıl geçtiğini ne o bildi, ne de ben... Üstelik bana bir de hediye verdi, öğrenci hediyesi, çizgili bir kıravat.
- Okula giderken takarsın, dedi.
Bilmem alay olsun diye vermişti, bilmem ciddi. Kıravatı ustaya gösterdiğimde,
- Lan vallaha anladım, bu avrat çok iştahlı, dedi.
- Nerden anladın usta?
- Gıravatın renginden oğlum.
Kırmızıydı kıravat, çizgileri daha koyu kırmızıydı.
- Lan yanıyor be bu avrat senin için...
- Ee n'apayım usta?
- Yapacağını yapıyon. Amma sen bi yok olsan, bu avrat gahrından ölür mü ölür...
- Ölmez usta...
- Ölür ölür...

- N'oldu?
- Gidiyor...
- Kim?
- Bizimki...
- Lan çok zarplıymış vallaha be!
- Zarplı usta, zarplı ama gidiyor işte...
- Nereye gediyorlarmış?
- Oğlanın memleketine, Mardin'e!
- Niye?
- Mal bölüşeceklermiş.
- Eyi ya, avrat yedirir sana o parayı!
- Yalan, herif öğrenmiş bizim dalgamızı, götürecek kızı, bi daha getirmeyecek.
- Ee, avrat getmem de getmem desin!
- Nasıl desin?
- Getmem desin o gadar.
- Döver...
- Dövsün!
- Sürüye sürüye götürür.
- Yok lan, dinime habibime götüremez, hele bi ayak diretsin. N'apacak o zaman herif, mecbur olacak galmıya, böyle fanos gibi avradı bırakıp gedecek deel ya. Boşuyamaz da, neden dersen talih insanın yüzüne bi kez güler.
Boşasa, böyle bi lokumu nerden bulur bi daha?
Aklıma yatar gibi oldu.
- Görmüş mü herif hiç düşünde böyle bir kadın, dedim.
- Heyya, elin adamı böylesinin yanına varmak için evler apartmanlar döşeyip, ayağının altına da taksiler çekiyor, o bulmuş küllü beleşini... Yok oğlum yok, ne götürebilir, ne de bırakıp gedebilir. Bak dalgana!

Şafak Fırınının ordaki şalgamcıya sordum:
- Burdan sarışın bi avrat geçti mi?
- He, dedi.
- Nereye gitdi? Havayı gösterdi dürzü:
- Melaike olup uçtu!
Dişlerimi gıcırdatıp tekrar koşmaya başladım. Ardımdan bağırdı:
- Masar Osmana ordan gedilmez, bu tarafdan bu tarafdan!
Vardım köprünün başına. Artık bir adım atacak gücüm yok. Daha ben durur durmaz, bir polis yapıştı yakama:
- Dur!
- Zaten durdum.
- Yürü!
- Nereye?
- Karakola.
- Bizim işimiz karakolluk değil, dedim.
- Nelik ya?
- Gönüllük...
Bıraktı gitti polis...

- Söyle lan ağam niye ağlıyorsun? Neden sonra söyledi:
- Ya sen de onun ardından çeker gidersen, ben kimlere kardaşım derim?
Öyle bir dokundu ki bu söz bana, bu kez ben başladım yeniden ağlamaya. Düşmüşüz yola, kol kola, hem ağlıyoruz, hem gidiyoruz. O gideceğime ağlıyor, ben Raziye'ye. Yaşlı bir adam,
- Lan n'oldu size, dedi?
Otur da anlat şimdi adama, Raziye'nin gideceğini...

- Ulan avrat, bizim bi de düşümüz olmasa n'ederiz be! Çok şükür Allah'a, düş kurmaya para almıyorlar.

Bir kahveye oturup çay içemedik. Hemen oturur oturmaz garson tepemize dikilip ne içeceğimizi soracaktı. Ulus Parkına gittik. Bir kanapeye oturduk. Çocukluğum hep bu parkta geçmişti. Bir dilenci geldi, avcunu açıp sadaka istedi. Ne desin babam,
- Bozuk yok!
Bütünler var... Bakkal da bozamaz o bütünleri, tütüncü de bozamaz, ancak bankalar bozabilir, bankalar.

Tren yolu, Raziye'yi alıp giden iki keskin ve parlak bıçak!.. Ok gibi saplanan ayrılık bıçağı!..

- Ee hani, biz okuyup büyük adam olacaktık ya baba?
- Maşallah, olup gidersin işte oğlum. Allaha bin şükür bıyıkların da çıktı.
Kararı, bizim bıyıklar onaylamıştı. Adam olmuştuk, artık okumaya mokumaya gerek yoktu. Bıyıklarım sağ olsun!..

Niye lan bu herif yuları avradın eline vermiş?
- Ne bileyim ben Sefer Ağa?
- Ben biliyorum, az gazandığı için. Maaş az olunca, idare edemiyor, napsın aylığı avradın avcuna sayıp sen idare et diyor. Böyle olunca, önce maaş elden gediyor, sonra da yular, annadın mı yeğen? Gabahat hökümetde,
yükseltecek bu heriflerin aylıklarnı, Hepsi gılibiklikden gurtulacaklar.